19. yy sonlarına doğru çok merkezli küresel güç olan imparatorluklar karşı karşıya kaldıkları politik ve ekonomik krizi aşamamış 20.yy başlarında bir dünya savaşıyla (1. Dünya savaşı) çözüm arayarak sorunlarını çözmeye daha doğrusu 2. Dünya savaşına kadar ötelemeye çalışmışlardır.
Birinci dünya savaşında artık maliyeti ve idaresi bir merkezden zor olan büyük sömürgeci imparatorluklar yerine sınırları küçültülmüş kontrol edilebilir ulus devletler tezi çerçevesinde Sykes-Picot mutabakatıyla kontrolleri altında devletler oluşturulmaya karar verildi.
Bu mutabakatın en çarpıcı sonuçlarını Arap coğrafyasında oluşturulan cetvel devletleri olarak adlandırılan piyon yönetimleriyle işgal edilmesidir. Bu paylaşımlarda söylendiği gibi ulus devletler oluşmamış tam aksine emperyalist çıkar guruplarının paylaşımlarına ve ileride kargaşa ve kaos ortami yaratılarak müdahalelerine zemin hazırlayacak konjektüre uygun olarak etnik, dinsel ve mezhepsel olarak (Türk, Arap, Kürt, Fars, Azeri, Ermeni vb.) ulusların bölünüp kolay idare edilebilir hale getirilmiştir. Bu paylaşım sonucunda vaat edildiği gibi bir birleşik Arap devleti kurulmamış aksine cetvel devleti olarak adlandırılan işgal altında 21 kukla devlet ortaya çıkmıştır.
20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar her şey küresel güçlerin planladığı gibi gitti. Sömürgeci barbar acımasız ve vahşete varan baskılarından yüzyıllar boyunca nasibini almış sömürge idaresi altında yaşayan halklara “ulus devlet, bağımsızlık, özgürlük, demokrasi vb.” sloganlar temasıyla sunulan bu tez büyük bir ilgi ve destek gördü.
Ancak 20. yüzyılın birinci çeyreğinin sonlarına doğru reel politik beklentiler ve sonuçlarına uygun olarak konumlandırılmayan, sadece küresel gücün denetimini ellerinde tutan ülkelerin çıkarlarına ayarlanan sistem ilk arızalarını vermeye başladı. Küresel gücün denetimini ellerinde tutan ülkeler kendi aralarında yeni koşullara uygun daha fazla etki alanı kapma ve yeterince etki alanına sahip olmadığı iddiasıyla oluşan krize siyasal çözüm bulunamayınca sorunu 2. Dünya savaşı olarak adlandırdığımız emperyalist paylaşım savaşıyla çözme yoluna gittiler.
Bu savaşın sonucunda oluşan etki paylaşım alanların paylaşımı yeni sisteme göre ince bir ayar yapılarak pekiştirildi. Artık fiili işgal yerine savaşla kolu kanadı kırılmış veya yüzyıllarca sömürgeciliğin acımasız sömürü ve baskısı sonucunda zayıf düşmüş ülkeleri himayelerine alarak yukarıda saydığımız çeşitli vaatlerle etki alanlarına dâhil ederek yeni bir tez olan yeni sömürgecilik kavramı uygulamaya konuldu. Bu yeni dönemin liderliğini ise İngiliz ve Fransızların desteğiyle yeni küresel güç olan ABD üstlendi.
2. dünya savaşı sonucunda oluşan iki kutuplu yeni küresel sistemin diğer kutbunun liderliğini ise etki alanlarına aldıkları devletlere ideolojik transfer yaparak ihraç devrimlerle kurdukları sosyalist blok olarak adlandıran SSCB ve Çin üstlenmiş oldu.
Bu süreci darbeler, ekonomik, teknolojik ve siyasal baskı yöntemleriyle 2000’li yıllara kadar sürdüren küresel güçler özellikle öngörülemeyen ve bu öngörüsüzlükten kaynaklanan denetimsiz teknolojik ve siyasal gelişmeler sonucunda artık kurdukları sistem yeniden kriz sinyalleri vermeye başladı.
Özellikle SSCB’nin dağılması sürecini doğru değerlendirmeyen dolayısıyla yönetemeyen kapitalist emperyalist bloğun başını çeken ABD adım adım bu günkü, birinci ve ikinci dünya savaşlarında olduğu gibi çözülemeyen derin krizin koşullarının oluşmasına sebep oldu.
20. yüzyıla baktığımızda siyasetçiler hiçbir sorunu çözme yolunda yol kat etmedikleri görülmektedir. Sadece var olan koşulları vizyonsuz küçük hesaplar bağlamında ötelemekten öteye geçememişlerdir. Dolayısıyla sorunlar kartopu gibi yuvarlanarak dev bir çığ üreterek günümüze taşınmıştır. Devasa bir krizle karşı karşıya olan yedi buçuk milyar nüfuslu, internet, kuantum, nano teknolojik devrimlerini geride bırakmış gezegenimizde vizyonsuz siyaset günümüzde hiçbir soruna çözüm üretemeyecek duruma düşmüştür.
Diğer yazılarımda da belirttiğim gibi ABD krizi agresif politikalarla kazananı olmayacak bir dünya savaşını körükleyerek çözme politikası yürütmektedir.
Bu politikanın temelinde yatan çözüm ise, Sykes-Picot mutabakatıyla oluşturulan ve sonraki Yalta konferansı müdahaleleriyle, AB denemesiyle devletçiklere kadar küçültülen devletlerin yönetimi ve denetimi mümkün olmamıştır. Sykes-Picot ve Yalta konferansı mutabakatları iflas etmiştir.
Bunun yerine yeniden günümüz koşullarına uygun endirekt değil direkt yönetimlerin oluşturacağı yeni imparatorluklar oluşturulmalıdır tezi sahneye konmuştur.
ABD, bu tezin ipuçlarını Arap coğrafyasına yarı direkt vekâlet savaşlarıyla başlayarak vermiştir. Avrupa’yı savunmaları konusunda tehditler yoluyla haraca bağlayarak, eksenindeki ülkelerin mutlak biatini isteyerek Venezüella’da olduğu gibi seçilmiş kişiler yerine başkanlar atayarak veya Trump’un Pakistan başbakanıyla yaptığı basın toplantısında “Afganistan sorununu bir haftada çözebileceğini ama 10 milyon insan öldürmesi gerektiğini bunu yapabileceğini ama yapmak istemediğini” söyleyerek ortaya koymuştur.
Göründüğü kadarıyla, Akdeniz’deki, Hürmüz boğazındaki, Arap coğrafyasındaki, Latin Amerika’daki, Avrupa’daki siyasal, ABD-Çin ekonomik krizin boyutlarına ve ne yazık ki patlak veren Ukrayna, Gazze ve Lübnan savaşlarına bakıldığında artık krizin siyasal yöntemlerle çözüleceği umudu zayıflıyor.
Ne yazık ki ibre, adı bilim kurgu filmlerini çağrıştıran yenidünya imparatorlukları tezinin hayata geçirilmesi koşullarını oluşturacak kazananı olamayacak yeni bir dünya savaşının senaryosunun sahneye konulduğunu göstermektedir. Deyim yerindeyse kartlar yeniden karılmaya hazırlanıyor.