Adalet ve Siyaset Arasındaki İlişki Üzerine

Abone Ol

Kur’an, peygamberler üzerinden tüm insanlığa adaletten ayrılmamalarını emretmiş ve adaletin tüm peygamberlerin sıfatı olması nedeniyle, bütün zaman ve mekânlar için evrensel bir nitelik oluşuna dikkat çekmiştir. Hususiyetle de idarecilerin ve siyaset adamlarının adaletten ayrılmamasını emreden Hz. Peygamber(s.), Allah katında en yüce konuma sahip olanların, konuştuğunda doğruyu söyleyen, hüküm verdiğinde adaletten ayrılmayan ve merhamet istendiğinde halkına, şefkat gösteren devlet reisi olduğunu söylemiştir. Bu meyanda, Adaletle karar veren Müslüman devlet başkanının, bir gününün altmış yıl nafile ibadetle geçen ömürden daha hayırlı” oluşuna dikkat çekmiştir. Fetih yılında hırsızlık yapan Fatıma bt. Mahzumiye’nin cezasının affına aracı olmak isteyen Üsame b. Zeyd’i şiddetle azarlamış ve Geçmiş ümmetlerin helak olmalarının nedeninin eşraftan birisi suç işlediğinde, hukuku uygulamamak, zayıf birisi suç işleyince de kanunu uygulamak” oluşuna vurgu yapmıştır.

Daha sonra da “Kızım Fatıma bile olsa hırsızın elini keserdim” diyerek kuralları uygulamada kimseye iltimas olamayacağını ilan etmiştir.

Suçlular, devlet erkânı tarafından korunmaya başladı mı ortaya sırf zulüm çıkar. Üzülerek belirtelim ki; halkı Müslüman ülkelerdeki bürokratik yapının elamanları İslâm’ı referans alan bir ahlaki ve hukuki gelenekten gelmedikleri için adam kayırmaya bağlı suç ceza dengesinde ciddi sapmalar yapmaktalar ve Müslüman toplumlarda da adalet yerini bulmamaktadır.

Hâlbuki dinimiz, zalime yardım etmek amacıyla onunla bilinçli şekilde ortak hareket etmeyi, imana sirayet eden bir suç saymıştır. Mazlumlar adalet istemek veya hak aramak amacıyla devlet kapısına müracaat ettiklerinde, çözüm makamının kapılarını halkın yüzüne kapatmasını, Peygamber Efendimiz şöyle eleştirmiştir: Kim ki Müslümanların bir işine yönetici tayin edilir de daha sonra kapılarını yoksulların, zayıfların, mazlumların ve diğer ihtiyaç sahiplerinin yüzüne kapatırsa; Allah da o kimsenin en çok muhtaç olduğu ihtiyaç anında rahmet kapılarını kapatır.” demiştir. Peygamber Efendimiz, Yüce Allah’ın kıyamet gününde yedi sınıf insanı kendi koruması altına alçağını belirtmiş ve bunların başında da adaletli yöneticilerin geldiğini söylemiştir. Ayrıca ümmetin sorunlarına çözüm üretmek yerine, halkına, yalan söyleyen yöneticilerle, Allah Teâlâ kıyamet gününde konuşmaz ve yüzlerine bile bakmaz. Gerek adaleti uman, gerekse yönetimde adalet prensibini önceleyen kimselerin, tüm siyaset teorilerini yıkan, Hz. Ebubekir’in, halife seçildiğinde ; yaptığı şu konuşmayı, iyi anlaması ve gerekli dersleri alması elzemdir. Allah Teâlâ’ya hamd ve senadan sonra, yapılan konuşmanın aslı şöyledir: *“Ey insanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım hâlde, başınıza yönetici seçildim. Şayet iyilik üzerine olursam; bana yardım ediniz. Eğer kötü olursam da beni doğrultunuz. Doğruluk emanettir. Yalan ihanettir. İçinizdeki zayıf kişiler, Allah’ın izniyle ben onların haklarını alana kadar benim yanımda kuvvetlidirler.

İçinizdeki güçlü kimseler ise Allah’ın izniyle onlardan zayıfların hakkını alana kadar benim yanımda güçsüzdürler. Bir toplum Allah yolunda cihadı terk edecek olursa Allah onlara dünyada zillet verir. Toplumda zina ve türleri yaygın hâle gelirse; Allah, o topluma bela ve musibeti umumileştirir.

Allah’a ve Peygamberine itaat ettiğim sürece, bana itaat ediniz. Şayet Allah ve Peygamberine isyan edersem bana itaat etmeniz gerekmez.”

Bu konuşmanın Hz. Ebubekir’in seçildiği anda yapıldığını, yeniden anlarsak onun takip edeceği siyaseti de doğru kavramış oluruz.

Hz. Ebubekir’i böyle bir siyasi olgunluk ve özgünlüğe taşıyan almış olduğu Kur’an ve peygamber terbiyesidir. Bu terbiyenin kaynakları aynen durmaktadır. Yeniden bu kaynaklara dönerek İslâm’ın yönetim tarzıyla ilgili kurallarını içselleştirmeyenler, Müslümanların hukuki, iktisadi ve ahlaki hiçbir sorununu çözemezler.

İslâm toplumunun yöneticileri, hukuku yerinde ve adil uygulamak suretiyle, toplumsal adaleti sağlamaları ve suç oranlarını sıfırlamaları gerekir.

Suçlar, birey ve toplumu ifsat ettiği gibi, bireylerin adalet vasıflarını kaybetmelerinin de sebebidir. Suçları azaltıp yok etmenin en önemli vesilesi, suçlara verilecek cezaların yeterliliğidir; suçla ceza arasındaki dengedir. Suç ile ceza arasındaki doğru orantı; ağır suça ağır ceza, hafif suça hafif ceza, suç oranlarının azalmasındaki temel etkenlerden sadece birisidir.

Bu ilke, çok önemli olmakla beraber suçların sıfırlanmasını sağlayan tek ilke de değildir. Olaya, İslâm hukuku açısından bakacak olursak; hukukun kaynağının, Allah Teâlâ olması, fıtrata uygunluğu, cezaların şahsiliği/bireyselliği, suçla ceza arasındaki denge, kamu hukukuna ait suçlarda, cezanın affedilmemesi, bazı cezaların, toplum huzurunda infaz edilmesi; uygulanarak, insanların, empati yapmasına fırsat verilmesi, yine bazı mali cezalarda, suçlunun âkilesinin de cezaya dâhil edilerek yakınların birbirlerini denetlemelerine imkan tanınması, potansiyel suçlu kavramının kabul edilmeyip “beraati zimmet”in asıl olması; ispat edilmedik suça, cezanın verilmemesi ve suçların aynı zamanda, günah kabul edilip ahirette de faillerine cezanın verilecek olması, İslâm toplumlarında, suçları azaltmıştır. Burada, şu hususu yineleyelim, bilgilenme hatasına düşerek; Müslümanların yaşadığı coğrafi bölgelerin, “Dar’u-l İslâm” kavramı çerçevesinde ele alınmaması gerekir. Böyle ele alınır sonra da seküler sistemin ürettiği suçlara, İslâm hukukundan çözümler sunulacak olursa, din karikatürize edilmiş olur.

Gençlerin, Müslümanlaşmasına, bu yanlış çıkışla engeller konulur. Yapay tartışmalarla insanımız oyalanır. Kısacası, adil yönetim biçiminin kurumsallaşıp egemen olmadığı yerde adalet olmaz. Bu hususu bu başlık altında almamızın nedeni teorik anlamda idarecilerin adil olmasının zorunlu oluşuyla alakalıdır.

İslâm toplumunun ve yönetim biçiminin bazı, olmazsa olmazları vardır ki; bunlardan birisi de siyasilerin hayatlarının bireysel ve toplumsal genişlik alanlarında adaletli olmalarıdır.

Adaletli olmayandan ve adaleti tesis etmeyenden Müslümanlara idareci olamaz.