Bejdar Ro Amed yazdı: Görünenin yetmediği topraklar

Gülümseyen İnsanın Yüksek Katları

Abone Ol

Bu topraklarda, çok ciddi bir üniversitenin en üst katlarında gülümseyen bir insan vardı. Yönetim masalarında oturur, kararların yönünü belirlerdi; fakat onu ayıran makamı değil, gördükleriydi. İnsanlara baktığında unvanları değil, zihinsel yorgunluklarını fark ederdi. Gülümsemesi bir bilmişlikten değil, uzun süreli bir fark edişten doğuyordu. Üniversite kusursuz işliyordu; planlar net, hedefler parlak, başarı ölçülebilirdi. Ama bu kusursuzlukta, insanı besleyen bir gerçeklik eksikti. Bilgi çoğalıyor, fakat insan derinleşmiyordu.

Bilginin Artıp Görmenin Azaldığı Yer

Gülümseyen insan çok okumuştu. Tarihi baştan sona incelemiş, uygarlıkların nasıl doğduğunu ve nasıl çöktüğünü anlamaya çalışmıştı. İnançları, ideolojileri, bilimsel atılımları, düşünce sistemlerini tanıyordu. Ama tüm bu birikim, insanın kendini görmesini sağlamıyordu. Aksine, bilgi çoğu zaman zihni daha karmaşık hâle getiriyor, insanı hayattan bir adım daha uzaklaştırıyordu. Üniversitede insanlar ne kadar bildiklerini konuşuyor, ama nasıl yaşadıklarını nadiren fark ediyordu.

Zihnin Kurduğu Yanılsama Katları

Zamanla şunu açıkça gördü: Zihin, yaratıcı değil; son derece yanıltıcıydı. İnsanı gerçeklikle buluşturmak yerine, onunla arasına katlar koyuyordu. Derinlik, seçilmişlik, özel bir yere erişmiş olma hissi; çoğu zaman zihnin kendini koruma biçimleriydi. İnsan bu katlarda dolaşırken yaşadığını sanıyor, ama temas etmiyordu. Üniversitede bu yanılsama yaygındı. İnsanlar zihinsel anlatılarla güçleniyor, fakat ilişkilerde daha kırılgan, hayatta daha kopuk hâle geliyordu. Zihin, insanı yukarı çıkarmıyor; onu yaşamdan ayırıyordu.

Deneyimlerin Ardında Kalan Boşluk

Gülümseyen insan, bu yanılsamayı yalnızca başkalarında değil, kendinde de görmüştü. Hayatında denenebilecek her yolu denemişti. Yalnızlığı, kalabalığı, doğayı, sessizliği; yoğun çalışmayı, geri çekilmeyi… Her deneyim kısa süreli bir açıklık hissi veriyor, ardından aynı boşluğu bırakıyordu. Çünkü zihin, her deneyimi sahipleniyor, onu özel bir hikâyeye dönüştürüyor ve insanı yeniden kendi içine kapatıyordu. Deneyimler çoğaldıkça, doğrudanlık azalıyordu.

Üniversiteden Ülkeye Açılan Kapı

Bir gün fark etti ki, bu yalnızca üniversitenin meselesi değildi. Bu üniversite, içinde bulunduğu ülkenin küçük bir modeliydi. Ülke de tıpkı üniversite gibi iyi niyetliydi; planları vardı, vizyonları vardı, hedefleri vardı. Ama ülke de çok düşünüyordu, çok konuşuyordu, çok açıklıyordu… Ve çok az görüyordu. Kurumlar işliyor, sistemler dönüyor, insanlar meşguldü. Ama yaşam, merkezde değildi. Herkes bir şeyin temsilcisiydi; çok azı insan olma hâlindeydi.

Toprağın Üzerinde Ama Hayatın Dışında

Bu ülkenin sokaklarında insanlar aceleyle yürür, meydanlarda kalabalıklar toplanır, ekranlar sürekli bir şey anlatırdı. Herkes bir fikrin, bir kimliğin, bir haklılığın taşıyıcısıydı. Ama gözler yorgundu. Dinlemek yerini savunmaya, görmek yerini yorumlamaya bırakmıştı. Toprak oradaydı; ama ona basan ayaklar hissizdi. İnsanlar bu ülkeyi seviyordu belki, ama onu duyumsamıyordu.

Zihnin Ülkeyi Kurduğu Yer

Gülümseyen insan şunu net gördü: Ülkeler de zihinle kuruluyordu. Haritalardan önce, zihinsel kalıplarla… Kimlikler, korkular, üstünlükler ve tehditler, ülkenin görünmeyen sınırlarını çiziyordu. İnsanlar bu sınırları korumak için yaşıyor, ama yaşadıklarını fark etmiyordu. Zihin burada da yanıltıcıydı; güvenlik hissi veriyor, ama yaşamı daraltıyordu.

Görmenin Yeni Dili

Bir ülkede gerçek dönüşüm, yeni yasalarla ya da yeni söylemlerle başlamıyordu. Dönüşüm, insanın kendi zihnini görmesiyle başlıyordu. Gülümseyen insan bunu anlatmaya çalışmadı; çünkü anlatmanın da zihne ait olduğunu biliyordu. O sadece yaşadı. Dinlerken sustu, bakarken acele etmedi, karar verirken kendini merkeze koymadı. Bu hâl, fark edilmeden yayıldı. Çünkü görme, sessizdi ama bulaşıcıydı.

Görünenin Yetmediği Topraklar

Bu yüzden bu ülkenin adı yoktu. Her yerde olabilirdi. Bir üniversite kampüsünde, bir mahallede, bir meclis salonunda ya da bir mutfak masasının başında… Burası, görünenin yetmediği topraklardı. İnsanların artık açıklamalardan doyduğu, ama bir bakışa muhtaç olduğu yerdi. Özgürlük burada bir hedef değil, bir fark edişti.

Ve gülümseyen insan hâlâ oradaydı. En üst katta ya da en sade yerde… Gözleriyle gerçeğe dokunan, zihnin oyunlarını fark eden, ama kimseyi ikna etmeye çalışmayan biri olarak. Bu ülke, onu okuyan herkesin içinde sessizce kuruluyordu.