Bir zamanlar bilgiye ulaşmak için ansiklopedelere gömülünür, sevdiklerimizle iletişim kurmak için mektuplar yazılırdı. Şimdi parmaklarımızın ucunda tüm dünya var. Bir tuşla bir haberin en uzak köşesine ulaşabiliyor, bir saniyede hiç tanımadığımız biriyle tanışabiliyoruz. Harika, değil mi? Ama bu parlak ekranların arkasında göz ardı edilen, giderek büyüyen bir karanlık var.
Bugün boşanan çiftlerin çoğu, sosyal medyada tanıştıkları "yeni heyecanlar" yüzünden ayrılıyor. Sanal bir beğeni, gerçek bir aileyi dağıtabiliyor. Bir dolandırıcının sahte profilinden gelen mesaj, emekli bir kadının tüm birikimini bir günde yok edebiliyor. Çocuklar, oyun sanarak girdiği sitelerde bağımlılık tuzağına düşüyor, bazıları bu sanal baskının yüküne dayanamayıp canına kıyıyor.
Saymakla bitmez...
Parası çalınanlar, şantajla tehdit edilenler, yanlış bilginin peşine takılıp hayatını mahvedenler, ekran başında gerçekliği unutup içine kapanan gençler. Hepsi internetin görünmeyen kurbanları.
Ama suç tamamen internette mi? Hayır. Asıl sorun, bizim bu gücü nasıl kullandığımızda. İnsanlık olarak elimizdeki her nimeti önce nasıl zarara çevirebiliriz diye düşünür gibiyiz. Faydalı olanı geliştirmek yerine, zararını konuşuruz; korumak yerine kötüye kullanırız.
Elbette internet mucizevi bir araç olabilir. Doğru kullanıldığında eğitimden sağlığa, ekonomiden kültüre kadar hayatın her alanını iyileştirebilir. Ancak bunun için önce biz değişmeliyiz.
Dijital okuryazarlık, bilinçli tüketim, denetim ve en önemlisi "sorumluluk" duygusu olmadan, hiçbir teknolojinin faydası kalıcı olamaz.
Eğer internetle birlikte insanlık da gelişmek istiyorsa, ekranın parlaklığına değil, arkasındaki karanlığa da bakmayı öğrenmek zorunda. Aksi halde, sadece bağlantılarımız değil, hayatlarımız da kopacak...