Biz Hangi “KÜRT” İle Barışıyoruz?

Abone Ol

Bugün Türkiye’nin siyasi koridorlarından sokaktaki vatandaşa kadar herkesin dilinde aynı temenni var: "Kürtlerle barışmalıyız." Ancak bu cümlenin altını doldururken sormamız gereken hayati bir soru orta yerde duruyor: Biz gerçekten hangi KÜRT ile barışmak istiyoruz?

Zihinlerin bir köşesinde arzulanan; kimliği silinmiş, dilini unutmuş, tarihinden koparılmış ve sisteme entegre olurken kendi benliğini feda etmiş bir "prototip" mi? Eğer aranan buysa, bu bir barış değil, sessizleştirmedir. Gerçek bir kucaklaşma; kendini bilen, dilini onuruyla konuşan, kültürüne ve inancına sahip çıkan, ezilmeye ve yok sayılmaya karşı vakur bir duruş sergileyen, aynı zamanda devletini seven ve bin yıllık kardeşlik hukukuna sadık kalan hakiki Kürt ile mümkündür.

Çünkü asimilasyon bir çözüm değil, toplumsal bir yaradır. Kendi benliğini kaybeden birinden, ne topluma ne de devlete hayırlı bir sadakat beklenebilir. Asıl kıymetli olan; Kürtlüğüyle barışık, inancıyla mücehhez ve bu coğrafyada Türkmen’le, Arap’la kader birliği yapmış olanın elini tutmaktır.

Coğrafyayı Birleştiren Görünmez Bağlar

Meseleyi sadece Türkiye’nin iç sınırlarına hapsetmek, sosyolojik bir körlüktür. Kürt realitesi; Irak, İran ve Suriye ekseninde birbirine kopmaz halatlarla bağlıdır. Bugün Diyarbakır’daki bir ailenin bir kolu Erbil’de, bir amca oğlu Kamışlı’da, diğer akrabası ise Mahabad’dadır. Sınırlar haritalarda çizilmiştir ama kalplerde ve genetik hafızada hükmü yoktur.

Bu dört parçadaki Kürtler, sadece isim benzerliği taşıyan topluluklar değildir; onlar birbirinin sevincinden umut devşiren, acısıyla yas tutan bir doku bütünlüğünün parçalarıdır. Türkiye’deki bir demokratikleşme adımı Süleymaniye’de yankı bulur; Halepçe’nin sızısı Diyarbakır’ın ciğerini yakar. Bu yüzden Türkiye’nin çözüm iradesi, sadece bir iç politika hamlesi değil, aynı zamanda bölgesel bir huzur kapısıdır. Bu halklar parçalanmış ama birbirinden kopmamıştır.

Tehdit Değil, Bölgesel Güç Kaynağı

Eskimiş ezberler, Kürtlerin kendi aralarındaki bu güçlü bağı bir "tehdit" olarak kodlamıştı. Oysa bugün görmekteyiz ki; kendi Kürt’üyle helalleşmiş, onun dilini ve kimliğini bir zenginlik olarak kabul etmiş bir Türkiye, bölgedeki en büyük "yumuşak güç" haline gelecektir.

Irak’taki federal yapıyı, Suriye’deki kırılmaları veya İran’daki hak arayışlarını takip eden Kürt genci, gözünü her zaman "büyük kardeş" olarak gördüğü Anadolu’ya diker. Eğer biz, kimliğini unutmadan vatanını seven, dilini konuşurken ortak değerlere sahip çıkan bir anlayışı tesis edebilirsek; sınırlar ötesindeki o muazzam akrabalık ağı, Türkiye’yi bölgenin lideri yapacak bir gönül köprüsüne dönüşür.

Furkan Günleri

Yine son günlerde dolaşıma sokulan “Furkan günleri”, “ayrışma vakti”, “safların netleşmesi” gibi söylemler ise bu hakiki barış arayışının tam karşısında durmaktadır. Bu dil; birleştirmek için değil, ayırmak için vardır. Kardeşliği tahkim etmek için değil, zihinleri kamplara bölmek için üretilmiştir. Oysa bu coğrafyanın gördüğü en büyük yıkımlar, tam da bu tür “biz ve onlar” ayrımlarının köpürtüldüğü dönemlerde yaşanmıştır.

Furkan; hak ile batılın ayrılmasıdır, insanların değil. Ama bugün bu kavram, toplumsal fay hatlarını derinleştirmek için araçsallaştırılmaktadır. Kürt’ü Kürt’ten, Türk’ü Türk’ten, Müslüman’ı Müslüman’dan şüpheye düşüren bu dil; barışı değil, kaosu besler. Bizim ihtiyacımız olan şey; insanları kamplara ayıran bir saflaşma değil, ortak değerlerde buluşturan bir bilinçtir.

Yeni Bir Kardeşlik Manifestosu

İhtiyacımız olan şey; kimliksizleştirilmiş, ürkek ve suskun yığınlar değildir. Aksine, onurlu, inancını yaşayan, kardeşlerine sırtını dönmeyen ama bu devleti de kendi evi olarak gören insanlardır. Müslümanlık kimliği ise bu noktada en güçlü harçtır. Aynı kıbleye yönelen, aynı ağıtlara ağlayan insanların arasına yapay duvarlar örmek tarihin akışına aykırıdır.

Gerçek barış; birini kendin gibi olmaya zorlayarak değil, onun "kendisi" olarak kalmasına izin vererek inşa edilir. Kürtçe konuşmak, kültürünü yaşatmak veya tarihini bilmek istemek devlete düşmanlık değil; bilakis bu topraklara duyulan aidiyeti güçlendirir. Dışlanmayan, yok sayılmayan ve onuruyla kabul gören her insan, yuvasını daha çok sahiplenir.

Sonuç olarak; Türkiye kendi Kürt’üyle gerçek bir barış kurduğunda, bu sadece iç huzur getirmeyecek, tüm Mezopotamya’ya umut verecektir. Çünkü kan bağları siyasi sınır tanımaz ve gerçek kardeşlik, birbirine benzeyenler arasında değil, birbirini olduğu gibi kabul edenler arasında yeşerir. Gelecek, bu kadim halkların birliğinde ve "birlikte yaşama iradesindedir."