SON DAKİKA

DİYARBEKİR VE SEVDAMIZ UNTULMASIN İSTİYORUZ! ..  (1)

Bu haber 14 Ekim 2020 - 0:10 'de eklendi ve 1.478 kez görüntülendi.

İLK SÖZ

S I R

Dinleyinizi taşları sırlarını söylüyor,

Salnameler bu şehrin belgesini sunuyor!..

MM

GÖZLÜYORUM

DİYARBEKİR  VE SEVDAMIZ UNTULMASIN İSTİYORUZ! ..     (1)                                                            MEVLÜT MERGEN AMİDİ

Bu söyleşideki kastımız bu kadim kentin bugünü değil dün’üdür, şimdiye kadar anlattıklarımız ve bundan sonra anlatacaklarımız da zaten dün’dür, bazen yaşadığınız hayatta bir şeyler olsun istersiniz, olması içinde gayret gösterirsiniz, o şey eğer sizin gayretinizle vücut bulacaksa bunun için daha çok gayret gösterirsiniz, fakat sizin gücünüzün dışında ise o zaman  isteğinizi elinde imkan olanlar duysun için “sebep”lere baş vurursunuz.

Yeri gelir isteğinizi sözle dile getirirsiniz, yeri gelir yazarsınız, yeri gelir “dua” edersiniz, çünkü çok istiyorsunuz o şeyin olmasını, üstelik bu isteğiniz size “has” değil, şöyle bir söz vardır “kamu yararı” ve  siz bu niyetle yola çıkarak  “önemli” gördüğünüz  bu isteğinizin hemen olmasa da yakın zaman içinde gerçekleşmesini beklersiniz, zira ömür kısa, istek büyük ve önemlidir.

Diyarbekir’li şair “Cahit Sıtkı Tarancı”nın “otuzbeş yaş” şiirindeki “geç anladım taşın sert olduğunu”mısraını her zaman kullanırım, har vurup harman savurduğum “günah” yüklü gençliğimi göz önüne getirdiğimde hatırlarım bu mısraı, içinde doğup büyüdüğüm Diyarbekir şehrini ve onun özellikle “sur içini” konu edindiğim zamanlarda da bu mısraı hatırları.

Şunu demek isterim bu mısraı hatırlamakla bu kadim kenti, bu 33 medeniyeti bağrında yaşatmış şehri, bu gül şehrini, bu sevgi şehrini şimdiye kadar niye anlamadık, niye anlatmadık, haydi biz “geç anladık taşın sert olduğunu” ya bizden öncekiler niye “ketum” davrandılar, niye sahiplenmediler, niye çekip gittiler buralardan, niye, niye, niye?..

Biz  “taşın sert olduğunu” anladığımız andan itibaren deyim yerinde ise “feryat”lara başladık, hemen her yerde ve hemen her zamanda “sesimizi duyun” istedik, gazetelerde “köşe”lerden seslendik, radyolarda “mikrofon”lardan duyurmak istedik sesimizi, yazdıklarımızı, söylediklerimizi topladık “bibi’nin Diyarbekir feryadı” diyerek “kitap”lar oluştururken yukarıda sözünü ettiğimiz o “sebepler”i kullandık,  gün oldu umutlandık, gün oldu yeise kapıldık, gün oldu göz yaşlarımız pınar oldu ve fakat o isteğimiz yüreğimizdeki yerini hep korudu, şimdi sorulacaktır acaba neydi o isteğimiz?

İsteğimiz Diyarbekir’di, “sur içi” idi isteğimiz, buradaki tarih, kültür kaybolmasındı isteğimiz, yıkılan, yok olan  geri gelmez, bari elde kalanları korunsun, geçmişten bize “miras” kalan bu kadim şehri kendilerine teslim edeceğimiz gelecek nesillere bırakırken minnetle ve hayırla yad edilmekti isteğimiz.

Şunu gördük yetmişini çoktan aşmış ömrümüzün içinde, nasıl insanlar alınlarına yazılanı görmedikçe ölmüyorlar, şehirlerde aynen insanlar gibi kendilerini bekleyen akıbetlerinin ne olduğunu bilemediklerinden yıkılmamak, yakılmamak  için “korunmak” istiyor, sahiplenilmek istiyorlar, insanın kendi kendini koruması bir yere kadar  mümkün olabiliyor, fakat şehirlerin varlıklarını sürdürebilmek için, tarih ve kültürlerinin yaşatılması gerekiyor ki bizim yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız isteğimiz budur.

Ne dedik gün oldu umutlandık, gün oldu “yeis”e kapıldık, “ben küçemi özledim” kitabımız şu ana kadar okuduklarınızın dışındaki bütün söyleşileriyle “umutlandığımız” günlerin yazdırdıklarıyla oluştu.

Ancak gün geldi Diyarbekir “sur içi” binlerce yıllık geçmişinin içinde görmediği günleri gördü, küçelerine “hendek”ler kazıldı, mermiler değil, “top”lar, “bomba”lar patladı, içinde yaşayan insanlar evlerini, barklarını “göç” ederek terörden “nasibini” ziyadesiyle alırken, üzerine titremeye mecbur olduğumuz “kutsal yapıları” ya yakıldı, ya ağır darbeler aldı.

Dört ayaklı minarenin ayakları altında onun korunmasını isteyen bir kişi “Tahir Elçi”  kendi canını koruyamadı, “kurşunlu Cami” ise yangın sonrası sadece dört duvar ve bir kubbeden ibaret kaldı, iç mekanını “alevler” sararken izledik televizyonlardan ve biz bunları izlerken yüreğimizi Diyarbekir surları gibi sarıp çevreleyen “yeis”imiz katmerleşti.

,Yetmedi inşa tarihi bilinmeyen tarih ötesi diyebileceğimiz ve Diyarbekir’e beşinci harem dedirten “Ulu Cami” bile kurşunlardan nasibini aldı, o canım duvarlarında büyük iz’ler bıraktı kendisine sıkılan kurşunlar.

Şair Nabi. “bir şehr-i Stanbul ki mülki bahadr/her sengine bir Acem mülkü fedadır” bu sözleri “mısra”laştırdığı zamanlarda İstanbul’da “ikiz kule”ler yoktu, modern “AVM’ler”, “site şehirler” “asma köprü”ler, “marmaray”lar, “uluslararası hava alanları” “metro”lar, metrobüsler, akıllı otobüs durakları, “kanal İstanbul”lar projelendirilmemişti, hızlı trenler ve daha bir çok modern yapılanmalar akılların kenarından bile geçmiyordu, yani maddi bir zenginlik söz konusu değildi İstanbul’da, peki öyleyse ne vardı ki İstanbul’da, bir taşına bir acem mülkü feda edilebiliyordu?

Denizini ve onun getirisi olan (tabii) güzelliği bir tarafa bırakırsak sorunun cevabını şöyle verebiliriz: İstanbul’da “Mimar Sinan” ve daha başka usta mimarların eliyle yapılmış camiler Sultanahmet, Fatih, Mihrimah Sultan misali mabetler vardı, hanlar, hamamlar,  anıtlar vardı, çoğu yıkılmış olsa bile surlar vardı, tarih ötesinden gelen “ayasofya” vardı.

Semt olarak Üsküdar, Eyüp, Kadıköy  misali tarihi yerleşim alanları, kısaca “manevi” zenginlik ve “canlı tarih”  vardı ve bütün bu  var’ları düşünüyordu şair “İstanbul şehrini mülk-i baha” olarak değerlendirip “her sengine bir acem mülkini feda etmek” için, aslında o şair, adını misal olarak andığımız bazı  semtleri  ve bu tarihi yapıları oluşturan taşları belki kast ediyordu ama, esas İstanbul’a “manevi”  zenginlik kazandıran “Sahabe-i Kiram”dan “Eba Eyyübü’l-Ensari (r.a.) hazretlerini ve onun gibi diğer Sahabe-i Kiramı, Allah ve Peygamber dostları “evliya”ların “medfun” bulunduğu türbeler yani “manevi zenginliği” kast ediyordu

Şiirin yazıldığı günden bugüne denebilir ki o şair hayatta olsa idi, yine aynı görüşünü dile getirirdi, yeni yapılanmaları umursamazdı, zira bu yeni yapılanmalar dünyanın bir çok ülkesinde ve şehirlerinde görülebilen yapılanmalardır, hiç birisi koca bir acem mülkünü kapsayabilecek kadar “değer”li değildir, meramımız iyi anlaşılsın diye sözü uzattık ve uzattığmız o sözü “Diyarbekir”e, (Diyarbakır’a değil) dolayısıyla “sur içi”ne getirmek istedik.

Söyleşimizin devamını bir sonrakine bırakara meramımız tam anlaşılsın istiyoruz.

UNUTMA : MASKE – MESAFE VE DUA

(*) Ben küçemi özledim

Selam ve dua ile

Mevlüt MERGEN
Mevlüt MERGEN[email protected]

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
----------------------------------------------------------------------------------------------------