Ebru Tatay yazdı: İyileşmenin En Güçlü Sesi: Kabullenmek

Abone Ol

Asıl büyük yaşama becerisi, talihin gölgeli yanında lazımdır insana, gökten bahtsızlık yağarken , herhangi bir şeyi kabullenmek zor geldiğinde..

Mutsuz Olmak – Wilhelm Schmid

Bizi mutsuz eden, acı veren, memnuniyetsiz bırakan, kaygı oluşturan şeylerin gerisinde hiç farkında olmadığımız bir başka eylem var: Kabullenmemek...

Bir kayıp yaşadığımızda, bir şey dilediğimiz gibi olmadığında, ayrılıklarda, çaresizliklerde insan çoğu zaman iki uç arasında savrulur durur. İnkâr ve direnç. Bu iki uç arası mesafe yolda savrulanın iradesince uzayıp kısalır. Ama bu iyileşmek değil acının hayatın orta yerinde belirsizce varlığını korumasıdır. İşte bu da hep kabullenmemekten.

Kayıplardan, ayrılıklardan ve gerçekleşmemiş ihtimallerden sonra gerçek iyileşme bunun panzehiri olacak biçimde, çoğu zaman göz ardı edilen kabullenme becerisinde saklıdır.

Kabullenmek, sıklıkla yanlış yorumlanan bir kavramdır. Pek çok kişi için bu, vazgeçmek, pes etmek ya da olanı onaylamak anlamına gelir. Oysa kabullenme ne yaşananları meşrulaştırmak ne de duyguları bastırmaktır. Kabullenme, gerçeği olduğu haliyle görmek ve onunla savaşmayı bırakmaktır. Bu, edilgen bir geri çekiliş değil; aksine son derece aktif bir içsel yüzleşmedir.

Bir kaybın ardından zihnin en sık başvurduğu savunma mekanizması “neden” sorusudur. “Neden ben?”, “Neden şimdi?”, “Neden böyle oldu?” Bu sorular, kontrol yanılsamasını sürdürme çabasından başka bir şey değildir. Oysa bazı yaşantılar, insanın anlamlandırma kapasitesinin ötesindedir. Her şeyin bir açıklaması yoktur. Her hikâye tamamlanmak zorunda değildir. Ölümler olacak, ayrılıklar yaşanacak, her şeyin gönlümüzce olmaması o gönlü biraz kıracaktır.

Bazı acılar vardır; zaman geçer ama o acı içinden geçmez.

Bazı vedalar vardır; hikaye biter ama an zihinde tekrar tekrar yaşanır.

Bazı “olmadı”lar vardır; insanın içinde bir “niçin?” olarak kök salar.

Hangimiz tanımıyor veya tanımayacak ölümün o soğuk çaresiz yüzünü? Hangimiz taşımak zorunda kalmadı bir zamanlar onsuz yapamam dediği yârinin ayrılık yükünü ? Hangimiz gerçekleşmeyen ihtimallerin zihindeki o parlak kusursuz varlığına sarılmadı sıkıca? İşte tam orada, çoğumuz aynı hatayı yaparız:

Direniriz.

Gerçeği değil, olmasını istediğimizi yaşatmaya çalışırız.

Gidenin ardından zihnimizde sahte bir “geri dönüş” hikâyesi yazarız.

Olmayanı olmuş gibi, biteni bitmemiş gibi tutarız.

Ama gerçek şudur:

Kabullenmeden hiçbir yara kapanmaz. Çünkü kabullenmek, unutmak değil; gerçekle temas etmektir.

Görülmüş şey değildir “Neden ben?” lerin , “Belki düzelir” lerin “Olsaydı nasıl olurdu ?” ihtimallerinin kanayan yarayı iyileştirdiği. Kabullenme de tam bu noktada başlar: gerçekle temas edebildiğimiz yerde. Bazı soruların cevabı yoktur ve bu, hayatın kusuru değil doğasıdır. Birini kaybettiğinde…Bir ilişkin bittiğinde…Ya da çok istediğin bir şey gerçekleşmediğinde…

Aslında iki acı yaşarsın:

Biri olanın acısıdır.

Diğeri ise kabullenemediğin için büyüttüğün o acıdır.

Ve çoğu zaman ikinci acı, ilkinden daha yıkıcıdır. Kabullenmek, işte o ikinci acıyı bırakmaktır. bir şeyi kabul ettiğinde, o şey seni yönetmeyi bırakır. Giden biri artık zihninde yaşamaz. Olmayan bir ihtimal seni oyalamaz.

Geçmiş, bugünün enerjisini tüketemez .Kabullenmek, “iyi ki oldu” demek değildir.

Ama “oldu ve ben buna rağmen devam edebilirim” diyebilmektir. Ve bu, insanın kendine verdiği en büyük güçtür. Çünkü hayat, kontrol edebildiklerinden çok, edemediklerinle şekillenir. Kabullenmek, kontrol edemediklerinle savaşmayı bırakıp

kendi hayatının direksiyonuna yeniden geçmektir.

Kabullenmediğin her şey, seni içeriden tüketmeye devam eder.

Birini affetmediğinde, aslında onun yaptığını değil,

onun sende bıraktığını taşımaya devam edersin.

Bir ayrılığı kabul etmediğinde, aslında ilişkiyi değil,

kendi zihninde yarattığın hikâyeyi yaşatmaya devam edersin.

Bir kaybı kabullenmediğinde, sevdiğini değil,

onun yokluğuyla savaşmayı sürdürürsün.

Hepsi yörende yeşerttiğin bir ihtimaldir.

Zaten hayat, ihtimaller üzerinden değil, gerçekleşenler üzerinden ilerler. Olmamış bir senaryoya tutunmak, insanı şimdiki zamandan koparır ve kronik bir tatminsizlik duygusuna sürükler. Kabullenme, burada bir tür zihinsel berraklık sağlar: “Olmadı çünkü olmaması gerekiyordu” diyebilme olgunluğunu getirir.

Ben her zaman belirsizliktense en kötü ihtimale razı olanım. Netlik bir haritadır. Yolunu rotanı belirlersin, bir ihtimale tutunup kalmak insanı cam kırıklarıyla döşeli yolda yalın ayak bırakır. O nedenle bence kabullenmenin iyileştirici gücü en çok da belirsizliği sonlandırmasında yatar. Bu karar alındığında, zihinsel döngüler yavaşlar, duygusal yoğunluk azalır ve kişi ilk kez gerçekten kendini dinlemeye ve acıdan dinlenmeye başlar. Unutmaktan, sırtını dönüp kaçmaktan, olanı görmezden gelip inkar etmekten bahsetmiyorum hem elbette zihnin geçmiş deneyimleri ısıtıp ısıtıp önüne koyma opsiyonu var. Fakat her seferinde ağzını dilini yakmak da daha önce yandı zaten deyip soğutmaya çalışmak da sana dair. Esas olan hatırlamayı sağlıklı bir zemine oturtmaktır. Kişi, yaşadıklarını inkâr etmeden, onları kimliğinin tek belirleyicisi haline getirmeden taşıyabilmeyi öğrenmelidir. Bu da duygusal dayanıklılığın temelini oluşturur.

Çoğu zaman en sert eleştiriyi dış dünyadan değil, kendi iç sesimizden alırız. Kabullenme bu yönüyle bir bakıma öz-şefkat pratiğidir. Geçmişe yönelik yargılayıcı bakışı yumuşatır ve kişinin kendisiyle olan ilişkisini onarır ve kabullenme eylemi en yalın haliyle “elimden geleni yaptım” demekle başlar.

Kabullenme, gürültülü bir zafer değil; derin ve sakin bir teslimiyettir. Ancak bu teslimiyet, edilgenlik değil; bilgeliktir. Kişi, kontrol edemeyeceği şeyleri bırakmayı öğrendiğinde, aslında kontrol edebileceği tek alana yönelir: kendi iç dünyasına.

Sonuç olarak kabullenme, bir sona değil; yeniden başlama kapasitesine evrilir. Geçmişi değiştirme gücümüz yoktur, ancak onunla kurduğumuz ilişkiyi dönüştürme gücümüz vardır. Ve çoğu zaman en büyük dönüşüm, direnmekten vazgeçtiğimiz anda başlar.

Çünkü bazı hikâyeler bitmez; biz onları bırakmayı öğreniriz.

Ve bazen iyileşmek, devam etmekten önce durup kabul edebilmektir.