Ebru Tatay yazdı | Kendi varlığımın sesi olayım dedim, yazık ki kadındım demiş Furuğ Ferruhzad

Ona bu cümleyi yazdıran deneyim, motivasyon ne bilmiyorum. Ama ben Furuğ’a tüm kalbimle hak verdiğim bir tecrübe ile yazıyorum bugün yazımı. Kadın doğmak, kadın olmak…

Abone Ol

Ülkemde hatta maalesef ki dünyanın birçok yerinde kadın olmak, çoğu zaman doğuştan gelen bir kimlikten çok, sonradan yüklenen bir dayanıklılık sınavı gibi. Daha anne rahmine düştüğü ilk andan mağlup başlıyor hayata kadın. Tabi artık modern çağda bu biraz azaldıysa da hala bebeğinin cinsiyetinin kız olduğunu söylediğinde bükülmüş ağızlardan bir yoksunluğun temennisini eder gibi dökülen “olsun bir dahakine erkek olur “cümlesini işiten kadınlarımız var. Tabi modern çağdayız dedim ya artık sosyolojimiz kadının çalışma hayatına girmesi ve ekonomik özgürlük edinmesi ile beraber epey yol kat etti. Gelin görün ki eskisi kadar mesele edilmese de hala erkek ergenliği böbürlenerek sergilenirken kadın bedeni değişimle utana saklana mücadele ediyor. Hala kadınlar ailelerine ve topluma hesap verme korkusu ile arkadaşlık ve aşk ilişkilerini üstü örtülü gizli saklı yaşıyor. Hala bazı kadınlar için aileden ayrı bir evde yaşamanın tek yolu evlenmek. Evlenirken de erkeğin tecrübelisi kadının hiç deneyimlisi ama çok beceriklisi makbul. Hala akşam vakti kadınlar tek başına dışarı çıkmakta zorlanıp velev ki tecavüze uğradı mı o saatte orda ne işi varmış ya da öyle giyinmeseymiş diye zorbalanıyor. Hala kadın cinayetleri devam ediyor. Kadınlar hala bir yerlerde okutulmuyor dövülüyor istemedikleri adamlarla zorla evlendirilip çocuk yaşta bir de anne olmaya zorlanıyor. Fark ediyorum ki kadın olmanın zorluğu her yaşta her statüde her kimlikle beraber değişiyor ama asla bitmiyor. Bahsettiklerim sesli dile getirilmiş artık denk geldiğimizde şaşırmadığımız maalesef ki toplumca kanıksadığımız gerçekler. Bir de dile getirilmeyen toplumda sessiz bir kabul gören gerçeklikler var ki orası da nerden bakarsan bak psikolojik şiddete çıkıyor. İşte ben bugün kadın olmayı doğru diye dayatılan birçok kalıba aykırı bir pencereden seyrettirmek istiyorum size. Konumuz ise sadece var olmak. Kendi sesinle kimliğinle benliğinle var olmak.

Toplumda maalesef ki kadın yalnızca var olmaz; idare eder, tolere eder, sabreder, güçlü durur. Çünkü zayıf olma lüksü yoktur. Toplum, kadının omuzlarına görünmez ama son derece ağır bir “baş etme zorunluluğu” yükler. Bekarsan “evden kaldın” diye zorbalayan toplumla baş et. Evliysen “ev işleri, kök ailelerden gelen zorluklarla, doğumla, evliliğin getirdiği diğer envaı çeşit zorlukla” baş et. Çalışan kadınsan tüm bunlara ek iş hayatının getirdiği zorluklarla baş et.

Birçok kimlikten deneyimden geçmiş bir kadın olarak soruyorum ben neden baş etmek zorundayım?

Neden kadın olarak kendi varlığının sesi olmak çoğu zaman haddini de aşmak demek?. Susmanın erdemi, katlanmanın olgunluğu, vazgeçmenin asaletiydi bize öğretilen ki zaten konuştuğumuzda fazla sustuğumuzda da yok sayılıyoruz… Oysa bir kadın olarak ben sadece kendi sesimle var olmak istedim. Ne daha yüksek ne daha alçak ne daha yumuşak ne de sert. Sadece bana ait olan tonda bana ait olan kelimelerle konuşmak istedim. Ama bunu erken yaşlarda dahi fark ettim ki bu ülkede bu toplumda bu hayatta bir kadın için “kendi sesi” diye bir şey her zaman hoş karşılanmıyor. Hele ki o ses itiraz ediyorsa sorular soruyor sorguluyorsa rahatsız ediyorsa alışılmış düzenin dışına taşıyorsa. İşte orda artık mesele ses veya kimden çıktığı değil direk eylemin kendisi haddini aşmak oluyor.

Kadınsan ve biraz şanslıysan yani ailen bunu anlıyor destekliyorsa evlenmeden kendi evini düzenini kurabiliyor, kariyer yapmayı seçebiliyorsun fakat toplum sana evlenmedikçe bu yaşam biçimini tercih eden değil seni tercih edilmeyen olarak görüp sana da bunu empoze ediyor. Yeterince şanslıysan ve evlenmiş ve hala çalışabiliyorsan toplum sana evli olduğun için saygı duyuyor artık fakat senden çocuk yapmanı, evliliğin tüm sorumluluğunu üstlenmeni maddiyatta eşitlik ev ve çocuk söz konusu oldu mu gelenekçilik yasası ile üstüne ne düşü-rülüyorsa yapmanı ve susup şükretmeni bekliyor. Eğer şanslıysan; çalışabiliyorsan tüm sorumluluğunu senin üstlendiğin çocukların varsa sen yemek yaparken işten geldiği için yorgun olan eşin uzandığı kanepeden kalkıp seni dövmüyor sövmüyorsa rahat mı batıyor sana da yetmiyor birde anlaşılmak, dinlenmek, yaslanmak istiyorsun?

Ya hu ben işi bu kadar şansa kalan bir cins daha görmedim.

Kadın olmak zor deniyor ya ben buna itiraz ediyorum. Kadın olarak var olmaya çalışmak zor. Çünkü bizden sadece yaşamamız değil iyi yaşamamız, sessiz yaşamamız, başkalarına rahatsızlık vermeden var olmamız bekleniyor. Yani varlığımın ayarını diğerleri belirliyor. Çok gülersem hafif çok susarsam silik çok konuşursam geveze mesafeyi korursam soğuk oluyorum. Yani hayatıma bir şartname lazım. Ev işlerine sorumluklara eşine çocuğuna yetecek kadar güçlü ol ama ben yoruldum dinlenmek istiyorum diye sesini duyuracak kadar da olma. Çalış tabi iş hayatına katıl ama evde gelince de çalışmayı ihmal etme. Anne ol, ol ama kendine bakmayı da unutma. Kendin mi olmak istiyorsun ol ama aşırıya kaçma, sınırları aşma…

Ben bir aile ve ilişki danışmanı olarak gördüm ki kadınların çoğu terapiye sadece bir şeyler kötü gidiyor diye gelmiyor. İyi olmaktan koşturmaktan yetmeye çalışmaktan ve tüm bunları yaparken kendileri olamamaktan yoruldukları için geliyor. İşin kötüsü de şurada. Kadın kendi ihtiyaçlarını fark ettiği için suçluluk duyuyor duyuruluyor. Çünkü önce herkes, en son sen. Bugün zaten kadınların en büyük mücadelesi dış dünyanın beklentileri ile…

Ben şansını kendi yaratan kadınlardanım ve bu bileğinin hakkıyla kazanılmış zaferim pek de kolay olmadı. Zaten hayatta her deneyim zor ki mühim olan kendi zorunu seçebilmek. Belki tecrübesizlik belki ezber edinilmiş bir öğreti bilemem. Önce herkes gibi yaşadım. Yaşamı tek bir doğrudan ibaret sandım. Herkes okur herkes çalışır günün sonunda herkes evlenir nihayetinde ebeveyn olur ve sonsuza kadar mutlu yaşar. Maalesef burası masallar ülkesi değil ve bu doğru herkesin doğrusu değil.

Benim doğrum bana ezber edilenden başkaydı ve ben kendi rengimi tüm dikkat kesilen elli aleme karşı korudum. Dolabına bile sızan neyi giyeceğine kadar karar veren kim olduklarını ve bu kadar çok bilmelerinin kaynağını asla anlayamadığım o toplum dediğimiz kalabalık yeri geliyor sana uymayan bir karakteri de giydirmeye çalışıyor. Sonra ya üstüne oturmayıp pot duruyor ya da birkaç beden küçük geliyor. Bu yüzdendir ki:

Ben yaşamını ve karakterini kendi bedenine cuk diye oturtan kadınlardanım.

Dileğim tüm kadınların günün birinde ezberlerden sıyrılıp kendi cümleleri ile var olması. Mutsuz olduğu yerlerde ve kişilerle durmaması. Kimseye sınırlarını aşma kendi adına konuşma yetkisi vermemesi. Kimsenin seçimlerinin ve hatalarının bedelini erkektir yapar aman çocuk için katlanayım işte diye kendine ödetmemesi. Kim nasıl yorumlarsa yorumlasın kendine iyi gelen şeyi yapması ve ne elalem ne der diye ne de herkes beni sevsin ve onaylasın diye yaşamaması. Dolabını da sesinin tonunu da kahkahasını da hızının ayarını da kimseye göre ayarlamaması. Kimse için ideallerinden vazgeçip feda ve ziyan olmaması.

Her kadının ister ev hanımı olmak ister lisansüstü eğitim almakla ister evlenip ister hep bekar kalmakla ister çocuk yapıp ister doğurmamayı seçmekle olsun nasıl isterse öyle olsun kendi kaderinin kalemini elinde tutması gerektiğine inanıyorum.

Şu hayatta kendimle ilgili mütevazi olamadığım hatta bu konudaki gücüme istikrarıma saygı duyduğum bir konu varsa tüm çatlak seslere, dramlara, eleştirilere, ben bilirimcilere rağmen kendim olma mücadelemden vazgeçmememdir.

Sevgili kadınlar,

Kendiniz olarak var olun bırakın sizi seven de sevmeyende kendi duygularını sizin şeffaflığınız da beslesin.

Kendi sesiniz ve renginizle var olun ki günün sonunda başını yastığa bu huzur ve güvenle bırakabilen yine siz olun…