Ebru Tatay yazdı: Ruhun panzehiri: Rutinler

Ruhun panzehiri: Rutinler

Abone Ol

Modern zamanların en büyük yanılgılarından biri şu: İçimizde hep bir kaos var.
Değişirsek, dönüşürsek, yenilenirsek bu karmaşadan kurtulacağımızı sanıyoruz.
Oysa çoğu insan değişmekten değil, dağılmaktan ve bu yenilenme arzusundan yoruluyor.

Bazen hayat tek düzelikte akarken bize hep “daha fazlasını” fısıldıyor gibi gelir. Daha hızlı, daha farklı, daha heyecanlı olmalı… Aynı şeyleri yapmak sıkıcılıkla eş tutuluyor. Rutinler neredeyse kişisel gelişimin düşmanı ilan edilmiş durumda. Ama kimse şunu sormuyor: İnsan ruhu gerçekten bu kadar belirsizliğe dayanıklı mı?

Değil.

İnsan zihni kaosla baş etmeye çalışırken zeminde epey yorulur. Belirsizlik, görünmez bir stres kaynağıdır. Ne zaman uyanacağımızı ne zaman yemek yiyeceğimizi, akşam kiminle konuşacağımızı bilmemek; özgürlük değil, yük yaratır. İşte bu yüzden rutinler, psikolojinin en sade ama en güçlü savunma mekanizmalarından biridir. Onlar hayatın içine çekilmiş ince ama sağlam emniyet kemerleridir.

Rutin denince bazen yüzler buruşturuluyor. Sıkıcılık, tekdüzelik, heyecansızlık olarak algılanıyor… Oysa insan ruhu sürekli değişenden belirsizliğin heyecanından değil, öngörülebilirlikten güç alır. Beynimiz belirsizlikle yorulur, güvenle dinlenir. Ne zaman ki hayat kontrolümüzden kayıyormuş gibi hissederiz, işte o anlarda basit bir rutin, zihne “buradayım, güvendesin” diye fısıldar. Yani rutin sandığımız gibi aynılık hapishanesi değildir. Aksine, insanın kendine kurduğu küçük bir düzen, bir iç anlaşmadır. “Her şey alt üst olsa bile ben buradayım” deme biçimidir.

Hayat sandığımız kadar büyük kırılımlarla ilerlemez. Kırılımlar sarsıcıdır. Hem her yeniliğin beraberinde bir uyum süreci de vardır. Zordur, yorucudur. Yenilikler; yeni sorumluluklar, kimliklerde doğurur. Evet bunun üstesinden gelmek bununla mutlu olabilmek de başarıdır. Ama bence asıl hikâye, kimsenin alkışlamadığı o küçük tekrarların içinde gizlidir. Her sabah aynı saatte uyanmak, aynı kupadan kahve içmek, gidebilecek bir işinin olması, sağlıklı olmak, akşam olunca birine “bugün nasıldı?” diye sormak… Yaşarken bunlar anlamsız gibi görünür ve insan hep bir mana ara. Oysa asıl mana bunları tekrar edebilme lüksünde gizlidir. Rutinler psikolojide birer duygusal ankordur. Depresyonda olan birinde mesela ilk önce rutinler terkedilir. İyileşmenin ilk işareti de onların yavaş yavaş geri dönmesidir.

İlişkilerde de benzer bir yanılgı yaşanır. İnsanlar büyük sürprizlerin, özel günlerin, pahalı jestlerin tek başına ilişkiyi güçlendireceğini sanabilir. Oysa ilişkileri ayakta tutan şey, gösterişli anlar değil; sürekli temastır. Her akşam aynı saatte birlikte oturmak, haftada bir aynı yoldan yürümek, uyumadan önce aynı cümleyi duymak…Yani rutinler. Bunlar romantik bulunmaz ama güçlü bağ kurar. Çünkü insan, tekrar eden ilginin içinde güvende hisseder.

Çocuklar içinse rutin, hayati bir meseledir. Bir çocuğun uyku saatinin, yemek düzeninin, tekrar eden ritüellerinin olması; sadece disiplin değil, duygusal güvenliktir. Çocuk dünyayı, tekrarlar sayesinde anlamlandırır. Ne zaman banyo yapılacağını ne zaman masal okunacağını bilen bir çocuk, hayatın sürprizlerle dolu ama düşmanca olmadığını öğrenir. Bu öğrenme, yetişkinlikte kurduğu tüm ilişkilere sızar. Ama yetişkinler olarak biz, rutinleri ilk fırsatta terk ederiz. Çünkü sıkılmaktan korkarız. Oysa asıl korkmamız gereken şey sıkılmak değil, savrulmaktır. Rutinleri olmayan bir hayat, başıboş bir nehir gibidir; güçlü görünür ama yatağı yoktur. Belki de bu yüzden hayat en çok dağıldığında, en basit rutinlere sığınırız. Aynı şarkıyı defalarca dinleriz, aynı diziyi tekrar tekrar açarız. Çünkü ruh, tanıdık olana yaslanmak ister. Tanıdık olan, iyileştirir.

Bugün rutinlerin kulağını çınlatmamdaki maksadım esasen şu sıralar onları çok özlememdendir. Bende rutin içinde aynılıktan şikâyet eden, yenilikten beslenen, heyecan arayan bir yetişkinim zaman zaman. Üstelik gelin görün ki hayatta ise her yenilik her değişiklik pozitif durumlar doğurmuyor. Ufacık bir grip salgını dahi beğenmemezlik yapıp yemediğin yemekten tat almamana, sabah erkenden uyanıp gittiğin için şikâyet ettiğin işine gidememene, sevdiğin ama yanında iken önemini anlayamadığın o insanlara hasret kalmana sebep olabiliyor. Bugün yatağımdan sağlıkla kalkıp işime gelebildiğim, sevdiklerimle sohbet edebildiğim, kahvemi yudumlayabildiğim ve şu an bu yazıyla size bu küçük hatırlatmayı yapabildiğim için oldukça mutluyum.

Belki de ruhun kaosunun panzehiri de tam olarak budur.
Her gün yeniden icat etmek zorunda kalmadan yaşayabilmek.
Dağılmadan devam edebilmek.
Ve kaosun ortasında bile kendine şunu fısıldayabilmek:
“Ben buradayım ve hayat hâlâ tutunabileceğim kadar tanıdık.”