Ebru Tatay yazdı | Sanmak; Gerçeğin Kıyısına Kurduğumuz Ütopya

Gerçeğin Kıyısına Kurduğumuz Ütopya

Abone Ol

Sanmak:

Bir durumun zihinde tasarlanan veya tahmin edilen şekilde olduğuna inanmak, zannetmek veya varsaymak anlamına gelir.

Varsayımlar kişinin kendi özelinde, geçmişinde, deneyiminde, dünyaya nasıl baktığında şekillenir durur. İnsanın kendine kurduğu en incelikli, en tehlikeli ve en sessiz yalan biçimidir sanmak, lakin insan bunun pek de farkında değildir. Bir başkasının en incelikli yalanını dahi gün yüzüne çıkaran insan kendi sanrıları söz konusu olduğunda hiç sorgusuz gerçekliğine ikna olabilir. Çünkü sanmak insanın kendi zihnine kurduğu ve düşmeye dünden razı olduğu en incelikli tuzaklardan biridir. Gerçek dediğimiz zaten çoğu zaman kendiliğinden kapıyı çalmaz ve biz kapının ardındayken sanrılarımıza benzeyen sesleri özellikle filtreleyip içeri alırız.

Ve sonra, o yankıyı hakikat sanırız.

İnsan zihni boşluk sevmez. Bilmediği yerleri anlamla doldurur. Ama çoğu zaman o anlam, gerçeğin kendisi değil; korkularımızın, geçmiş yaralarımızın ve eksik kalan cümlelerimizin bir yansımasıdır. Yani bir kişiye baktığımızda gördüğümüz onun bize ne anlattığından çok bizim kendi düşünce ve tecrübe dünyamızda ona atfettiğimiz anlamdır. Bu nedenle insanın gün içerisinde kaç kez sanma tuzağına düştüğünü fark edecek olsanız hayret edersiniz.

O, hayatın en görünmez alışkanlığıdır. Fark etmeyiz, çünkü onu da düşünmek sanırız. Oysa düşünmek, ihtimalleri tartmaktır; sanmak ise tek bir ihtimali gerçek ilan etmek.

Biri selam vermediğinde “Bana tavır aldı” sanıyoruz.
Bir toplulukta fikrimiz sorulmayınca “Değer verilmiyorum” diyoruz.
Sevdiğimiz kişi sessizleştiğinde “Artık eskisi gibi değil” diye içimizden geçiriyoruz.

Ve sonra… bu sanrılara göre davranıyoruz.
Mesafe koyuyoruz. İçimize çekiliyoruz. Kırılıyoruz.
Yani aslında kendimize yine biz, belki gerçek olmayan bir sanrının fazlası ile gerçek acı ve tatlı sonuçlarını yaşatıyoruz.

Sanmak, zihnin tembelliğindendir birazda. Çünkü araştırmak zahmetlidir, sormak cesaret ister, araştırmak emek, dinlemek ise sabır. Sanmak epey hızlıdır. Bir boşluğu anında doldurur, belirsizliği ortadan kaldırır ve bize çoğu zaman sahte bir rahatlık verir.

“Biliyorum” hissi, “öğreniyorum” sürecinden daha konforludur ve insan konfor alanını kolayca terk edemez. Biz bize tekrar aşina olduğumuz dünyanın huzursuzluğunun kıyısına kadar eşlik edecek sanrılarımıza yanlış dahi olsa sıkı sıkıya tutunuruz da gerçek ve yararımıza olan düşünceyi sırf ruhun yabancılık çekmesinden ötürü kapının eşiğinde bırakırız.

“Sanmak” benimde zaman zaman düştüğüm bir yanılgıdır.

Çok yakın zamanda bana bu cümleyi kurmak mecburiyetinde bırakan bir konuşmanın ardından bugünlerde sanmak üzerine herhalde çok düşündüğümdendir farkındalığıyla irkildiğim başka bir fikir de türedi zihnimde. Belki de demiştim hayatımız da çizdiğimiz o en büyük sınırların da tuğlası gerçeklerle değil sanrılarla örülü bir duvardır. Böyle düşününce o duvarların üzerimize doğru yıkılması da çok normal. Koca bir hayatın bir “yanlışı” iyi sanmak üzerine kurulduğunu, pamuk ipliğine bağlı o bağın “seviyor” sanmak gibi güçlü bir inanç üzerine yol aldığını, bir iletişim kopukluğunun “değer vermiyor” sanmak üzerine hiç lüzum gerektirmeyen vedalara mahkûm bıraktığını düşününce insanın hayatına da buruk bir tat bırakıyor.

O noktada fark ediyorsun ki:
Yaşadığını düşündüğün şeylerin bir kısmı aslında hiç yaşanmamış.
Sadece sen öyle sandığın için var olmuş. Burası çok sarsıcı:

İnsan bazen bir kişiyi değil, o kişi hakkında kurduğu fikri sever onun üzerine yeşerttiği sanrılarına tutulur. Bazen bir ilişkiyi değil de zihninde bir yerde o ilişkinin olmasını istediği halini yaşar.
Ve en acısı… gözle görülür bir gerçeği değil de kendi ihtiyacına hizmet edecek olanı hakikat zanneder.

Ne olur?

Birine kırılırsın… ama belki de o eylemi seni kırmak için yapmamıştır seni kıran ona yüklediğin anlamdır o ise sadece olduğu gibi biridir.
Kendine kızarsın… ama belki de gerçekten yanlış davranan sen değilsindir istediğin ile yoldayken rastladığın bir değildir.

Ne olur?

Vazgeçersin… ama belki de aslında hiç denenmemişsindir veya zaten denemeye de pek değer değildir.

Günün sonunda ise insan en çok, hiç yaşanmamış şeylerin yorgunluğunu taşır. Taşır ama sandıklarımızın hüsranları şu yana dursun birde geçip giden tutamadığımız o ucu sonu meçhul olan zaman var ki, eyvah!

Garip …

Gerçekler dahi bazen bu kadar ağır gelmezken, sanrılar insanın omzuna nasıl da çöker.

Omzuma yük olup çökmüş, acele ile filizlendi diye köküyle toprağına sağlam tutunamamış, bir yel esse uçup gidecek tüm sanrılarımı kendi elimle; bahçemi yabani otlardan temizlercesine koparıp atıyorum çünkü insan bir vakitten sonra ihtimalleri değil gerçeği yaşamak istiyor.

Yaşamın sonunda kaybettiğimiz şey sadece zaman olmuyor. Sanmak uğruna ertelediğin kararlar, söylemediğin sözler, gitmediğin yollar… Hepsi birikip duruyor yaşanmamış bir hayatın eteğinin dibinde.

Aslolan, sandıkların değil; gördüklerindir, ihtimaller değil; gerçeklerdir, duymak istediklerin değil; olan bitendir.

Anladım ki esas olan da eylemlerdir. Hareketler ise sözcüklerin hiçbir anlam ifade etmediğinin her daim kanıtıdır.

Bir insan sana değer veriyorsa, bunu hissetmezsin; eyleminde görürsün.
Bir yol doğruysa, seni oyalamaz; ilerletir.
Bir hayat sana aitse, seni tüketmez; büyütür.

Kendine dürüst olmanın bedeli ağırdır elbette ama sanarak yaşamanın bedeli daha ağır değil midir?

Kendime, içime çekilip gözlemlemek, sanrılarımla gerçeğin ayrımına varmak üzere bir inziva ısmarladığım bu günlerde artık sanmak yerine ince ince düşünüyorken bu konuyu paylaşmak biraz sitem etmek biraz da iç dökmek istedim galiba. Tabi muhtemelen bu düşünmelerin sonu biraz hüsran biraz veda biraz da kabullenişlere gebedir.

Ama olsun.

Dilerim yaşamımızın bahçesi kendine sanrıların ütopyasından değil gerçeğin toprağından kök salmış, acısıyla da sevinciyle de sahici kalan bir varoluş sunsun.

Olsun, bazı şeyler varsın dilediğimiz, sandığımız gibi olmasın. Ne çıkar?

Zaten hayat epeyce kısa.

En azından dost sandıklarımız, seviyor sandıklarımız, zaman zaman gölgesi ile dinlendiğimizle kaldıklarımız, ihtimalden öteye gidememişlerle değil de yolu daima varlığının ışığı ile aydınlatanlar, karanlıkta yönümüzü hatırlatanlar, sessizliğimizde dahi ne söylemek istediğimizi duyanlar, varlığıyla içimize güven ve sükûnet eken gerçek yoldaşlarla kesişsin adımlarımız.

Olsun, bu da böyle olsun.