Ebru Tatay yazdı: Vefa

Abone Ol

Ben birçok konuyu tecrübe ederek yazanlardanım.

İnsanın bilmediği şeyler hakkında çok fazla cümle kuramadığını kurmasına da pek lüzum olmadığını düşünüyorum. Şu sıralar biraz da hayat akışım gereği toplumsal ve insani değerlerimiz üzerinde dönüp duruyorum ve bir konu var ki epey hüznüme maruz kalıyor.

Küçük Prens’i bilmeyenimiz çok azdır. Orada tilkinin Küçük Prens’e söylediği; sevgi, bağlılık ve emek kavramlarını vurgulayan o en can alıcı cümleyi hatırlatarak girmek istiyorum konuya.

"Ölene kadar sorumlusun gönül bağı kurduğun her şeyden"

Neyden bahsettiğimi anlıyorsunuzdur herhalde? Bazı sözcükler vardır hani manası kısa fakat anlamı derin bence vefa da tam olarak öyle bir şey. Bugünlerde fark ediyorum ki, insanlar artık kırılmak kadar unutulmaktan da yoruluyor. Hatta belki kırılmak bir anlık ve çoğu zaman geride bırakılabilir bir yerde; ama unutulmak… yavaş yavaş silinmek gibi.

Hep söylerim ilginç bir şekilde zor deneyimlerden geçerken insanın gözü baya kapıda kalıyor. O gün kim aramış, kim yanında ne kadar durabilmiş, acıdan yumruk yapıp sıktığın o eli kim tutabilmiş, kim yaslanacak omuz ağlayacak kucak olabilmiş hepsi bir bir kazınıyor hafızaya. İnsan yemek yemeyi su içmeyi unutabiliyor ama o gün o kapıdan gireni de girmeyeni de atamıyor zihninin çöp kutularına.

Benim içinde o “en zor deneyim” dediğim yas’la beraber hayatıma yeni giren terimler ve yol ayrımları oldu. Artık hayat annem’den önce ve annem’den sonra diye bir bölünmüşlükte. İşte hayatın annem’den sonraki diliminde sıradan bir gün de yas yine gölgesiyle hüküm sürerken hayatımda , sosyal medya da bir video gördüm. Videodaki kadın annesinin taziyesinde o avaz avaz ağlarken çevresinden birçok kişinin bir şeye ihtiyacı olduğunda ilk kendisini aramasını belirttiğini söylemiş. Fakat gelgelelim o gün bir facianın kıyında dururken duyulan o merhameten mi yoksa acıma hissi mi bilmem günden güne yitirmiş söylenenler değerini. Yani bugün baktığında o insanların birçoğu varlığını hatırlatmaz olmuş. İşte bana da bundan oldu.

Üstelik ilk kez değil.

Bir acı tazeyken meraklısı da merhametlisi de çok olur. Başınıza üşüşen her biri niyetini kendiyle taşıyan kalabalık zamanla dağılır. Bunu elbette ki yargılamıyorum. Hayat senin için durdu diye herkesin durup seni beklemesini isteyemezsin. Sen eksildin diye onlar çoğalmaktan yada yeşermekten imtina etmemeli . Herkesin zaman dilimi kendine has ve bir başkası için ziyan edilmeyecek kadar kıymetli. Fakat sitem ettiğim şey şu: Sen zaten iyi görünüyordun diye.. başlayan o empatiden epey yoksun bahaneler ve klişeler.

Bir nasılsın sorusunun çok bir zaman kaybı ya da mecal isteyen bir tarafı yok.

Mesela ben üzerinden sadece 64 gün geçti diye daha iyi olmadım. Çünkü yasın bir zaman dilimi yok. Birgün çok iyi görünürken telefonunun ekranından sana, bir saat sonra beni bir sokaktan geçmek kaldırımlara oturup ağlattı. Sadece haberin olmadı. İyi görünmek, devam etmeye çabalamak, kabullenmek bunlar hep bir baş etme biçimi ama insanı, “ nasılsın ?” sorusuna olan ihtiyacını azaltmıyor.

Çok fazla bireysel sitemler içinde kaybolmadan esas konumuza dönelim.

Şimdi ne oldu bize? Yani sözüm ben dahil hepimize.
Ne zaman bu kadar kolay vazgeçer olduk?

Neyi kaybettik de bu kadar eksildik?

vefa…
Ne zaman hayatımızdan bu kadar kolay çıktı?

Eskiden diye gireceğim cümleye tabi bende çok yaşını almış biri değilim ama kıyısından yakaladım o zamanları . İnsanların birbirinin hayatına girmesinin de çıkmasının da çok kolay olmadığı zamanlardan bahsediyorum. İnsanlar birbirine sadece “iyi hissettirdiği” için değil, bir anlam taşıdığı için bağlanırdı. Şimdi insanlar birbirinin hayatına bir misafir gibi giriyor. Biraz kalıyor, biraz tüketiyor… sonra hiçbir şey olmamış gibi gidiyor. Eskiden birinin adını duyduğunda, yanında getirdiği bir “hikâye” olurdu. Şimdi ise çoğu insanın ardında yarım kalmış cümleler, açıklanmamış gidişler ve sessizce bitirilmiş bağlar var.

Bir zamanlar birine “yanındayım” demek…
Sadece o anı değil, sonrasını da göze almak demekti.
Şimdi ise insanlar “yanındayım” derken bile, aslında ne kadar kalacaklarını hesaplıyor.

Çünkü artık kimse kalmaya niyet etmiyor. Sadece gidiyor.

Ne bir açıklama…
Ne bir vedâ…
Ne de geride bıraktığı izlerin sorumluluğu… Ve geride kalan…
Kendi kendine toparlanmaya çalışıyor.

İşte tam burada başlıyor vefasızlık.
Gitmekte değil…
Giderken hiçbir şey olmamış gibi yaşanmamış gibi beraber gülüp ağlanmamış gibi davranmakta.

Çünkü vefa ille de sadece kalmak değildir.
Bazen gitmek zorunda kalsan veya gitmeyi istesen bile, nasıl gittiğinle ilgilidir.

Artık kimse derin hissetmek istemiyor. Derinlik yoruyor. Birine “yanındayım” demek çok kolay bugün. Ama gerçekten yanında kalabilmek…Zor.

Herkes iyi gün dostu.
Herkes gülüşlere ortak.

Ama kaç kişi gözyaşına dayanabiliyor? Kaç kişi birinin en dağınık haline sabredebiliyor?

İnsanlar artık en çok neyi kaldıramıyor biliyor musunuz?
Birinin gerçek halini.

O yüzden herkes - hatta fark ediyorum ki bende buna dahil- sevilmek ve sayılmak uğruna en güzel halini gösteriyor.
En güçlü halini…
En “iyi” halini…

Birini tanımak, onun en güzel halini görmek değildir ki sadece.
Onun en zor haline de şahit olmaktır. Ve buna rağmen gitmemeyi yanında olmayı seçmektir.

Ama biz ne yapıyoruz?

İlk zorlanmada vazgeçiyoruz.
İlk anlaşmazlıkta uzaklaşıyoruz.
İlk kırgınlıkta silip atıyoruz.

Sonra da dönüp diyoruz ki:
“Kimse gerçek değil.”

Belki de sorun şu:
Kimse gerçek olmaya cesaret edemiyor.

Çünkü gerçek olmak, kalmayı, sorumluluk almayı , bazen özür dilemeyi…
bazen susmayı…
bazen de sadece yanında durmayı… gerektirir..

İşte vefa, böyle anlarda belli olur.

Herkesin gittiği yerde kalabilmekte…
Unutulması gereken bir şeyi hatırlamakta…
Hiç kimse sormazken “nasılsın?” diyebilmekte…

Vefa, birinin hayatında iz bırakmaktır.
Ama o izi, onu incitmeden bırakabilmektir.

Bugün insanlar neden bu kadar kırık biliyor musunuz?

Çünkü kimse yarım kalmayı kabullenemiyor.
Ama herkes birbirini yarım bırakıyor.

Bir bakıyorsun yıllarını vermiş olduğun insanlar bir anda yabancı olmuş.
Bir bakıyorsun… “Seninleyim” diyen biri, en ihtiyaç duyduğun anda yokmuş. Sabah akşam beraber güldüğün iyi gün dostları kendi zoruna takılınca sende eksilenleri unutmuş..

Tabi insan şunu sorguluyor:
“Ben mi fazla geldim?”
“Ben mi yanlış sevdim?”
“Ben mi hak etmedim?”

Hayır. Anlıyorum artık.

Bazıları sadece…
Vefanın hâlâ değerli olduğunu düşünenlerdendir.

Ama bu çağ ve onun kıymetli insanları…
Değerli olanı değil, kolay olanı seçiyor.

Kendi adıma en sevdiğim dönülmez bir şekilde gittikten sonra geride kalanında, gitmek isteyeninde, zorumu daha zor edeninde pek bi esamesi okunmuyor lugatımda. Ben yine her konunun olduğu gibi buranında istisnası var diye düşünüyorum. Yaşam göze almak ve gözden çıkarmaktan ibaretken dilerim hep yüreğinde göze alacak cesareti ve vefayı taşıyanlara rast gelelim.

Sözü kapatırken son olarak şunu söylemek istiyorum bence belli bir zamandan sonra vefa, sevilmekten daha kıymetli. Sizi herkes sevebilir ama o gün geldiğinde kimin gerçekten yanınızda olduğunu belirleyen şey kimin yüreğinde sizin için vefa yeşerttiği ile ilgilidir. Bu yüzden artık ne çok sevilmenin peşindeyim, ne de kalabalıkların.

Benim için önemli olan;
yokluğumda da varlığımı unutmayan,
iyi günümde olduğu kadar kötü günümde de yerini değiştirmeyen,
“yanındayım” dediğinde o sözün arkasında duran insanlar.

Çünkü insan en çok da şuna ihtiyaç duyuyor:
Değişmeyen bir yere…Azalmayan bir hisse…
Ve yarım bırakılmayacağına dair bir güvene.

Vefa işte tam olarak budur.
Gidince eksilten değil, varken tamamlayan… ve yokluğunda bile kendini hissettiren.

Kendi adıma en sevdiğim dönülmez bir şekilde gittikten sonra geride kalanında, gitmek isteyeninde, zorumu daha zor edeninde pek bi esamesi okunmuyor lugatımda. Ben yine her konunun olduğu gibi buranında istisnası var diye düşünüyorum. Yaşam göze almak ve gözden çıkarmaktan ibaretken dilerim hayat, hepimize; sözleriyle değil, varlığıyla yanımızda olan, gitmeyi değil kalmayı bilen, ve en önemlisi… vefayı yüreğinde taşıyan insanlar nasip etsin.

Sevgi vefa ile kalın.