Hukuk Varsa Neden Huzur Yok?

Abone Ol

Bir ülkede kanunlar olabilir, mahkemeler çalışabilir, kararlar alınabilir. Resmî kayıtlara bakıldığında her şey yerli yerinde görünebilir. Fakat bütün bu düzeneklere rağmen toplumda huzur hissi zayıfsa, ortada teknik değil, ahlaki ve vicdani bir sorun vardır. Çünkü hukuk yalnızca maddelerden, yönetmeliklerden ve imzalardan ibaret değildir. Hukuk aynı zamanda bir duygudur. Adalet duygusu zedelenmiş bir toplumda, hukukun varlığı tek başına huzur üretmez.

Montesquieu,Bir ülkede adalet varsa, orada özgürlük vardır” der. Ancak adaletin varlığı, yalnızca metinlerde yazılı olmasıyla değil; insanların onu gündelik hayatlarında hissedebilmesiyle mümkündür. İnsanlar, haklarını savunabildiklerini, yanlış yapıldığında bunun düzeltilebildiğini, güçlü ile zayıf arasında aynı terazinin işlediğini gördüklerinde adalet duygusu gelişir. Aksi hâlde hukuk, korkulan ama saygı duyulmayan bir mekanizmaya dönüşür.

Hukukun temel işlevlerinden biri, öngörülebilirlik sağlamaktır. İnsanlar yarın neyle karşılaşacağını bilmek ister. Bu, sadece ekonomik ya da siyasi istikrar için değil; psikolojik güvenlik için de hayati önemdedir. Eğer bir ülkede bugün doğru olan, yarın yanlış; bugün suç olan, yarın meşru hâle geliyorsa, bireyler kendilerini güvende hissetmez. “Hukuk var ama bana işlemiyor” düşüncesi yaygınlaştığında, toplumsal huzur kaçınılmaz olarak yara alır.

Aristoteles, “Adalet, eşitler arasında eşit, eşit olmayanlar arasında orantılı olandır” der. Ne var ki çoğu zaman sorun, hukukun varlığında değil; uygulanış biçimindedir. Aynı koşullarda bulunan iki insanın farklı muamele görmesi, hukukun değil, güç ilişkilerinin işlediği izlenimini doğurur. İnsanlar yasaya değil, bağlantıya; mahkemeye değil, nüfuza güvenmeye başladığında, toplumda huzur değil, tedirginlik yayılır.

Burada hukuk ile adalet arasındaki fark daha net ortaya çıkar. Hukuk mekanik olabilir; adalet ise insani. Mekanik bir sistem işler ama onarmaz. Onarmayan bir sistem, zamanla toplumla arasındaki bağı koparır. Çünkü insanlar yalnızca cezalandırılmak değil, anlaşılmak da ister. Yalnızca hüküm verilmesini değil, hakkın teslim edilmesini bekler.

Albert Camus,Bir insanı yargılamadan önce, onun yerine yaşamayı denemek gerekir” der. Adalet tam da budur: Empatiyi, vicdanı ve hakkaniyeti merkeze almak. Sadece suçun varlığına değil, koşullarına da bakabilmek. Sadece sonucu değil, süreci de önemsemek.

Huzur, yalnızca suç oranlarının düşmesiyle sağlanmaz. Huzur, insanların kendilerini adil bir düzenin parçası olarak hissetmesiyle mümkündür. Bir toplumda insanlar sürekli “Başıma bir şey gelirse hakkımı alabilir miyim?” sorusunu soruyorsa, orada hukuk vardır belki ama huzur yoktur.

Çünkü huzur, sessizlik değildir. Huzur, korkusuzluktur. Huzur, “Bu ülkede haklıysam yalnız değilim” diyebilmektir. Hukuk, adaletle desteklenmediğinde, amacına ulaşamaz. Metinler vardır ama vicdan yoktur. Mahkemeler vardır ama güven yoktur. Kararlar vardır ama iç rahatlığı yoktur.

Bu yüzden asıl soru şudur: Biz hukuku işletiyor muyuz, yoksa yalnızca sergiliyor muyuz?