Dolar 18,5540
Euro 18,1142
Altın 992,49
BİST 3.154,21
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır 34°C
Açık
Diyarbakır
34°C
Açık
Cts 33°C
Paz 32°C
Pts 32°C
Sal 32°C

İKİZ DEĞİLDİLER AMA ÖYLE GÖRÜNDÜLER!..  – (Mevlüt Mergen’in Yazısı)

A+
A-
18 Ağustos 2022 09:27

KÜÇE BAŞI

GÖRMEK: Basiret gözleriyle  hakikati gördüler,

Sabır denen kal’anın duvarını ördüler!..

Yıllar önce aramızdan ayrılmış olsalar bile hala “saygın”dır bu iki değerli Diyarbekir evladı. Saygınlıkları nereden geliyor diye meraklananlar olursa açıklayalım, her ikisi de “şanı yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim”in 6666 ayetini çocukluk çağlarında “bihakkın”  ezberlemiş, güzel sedalarıyla güzelce okumuş deyim yerinde ise “bülbüller” gibi şakımış ve başkalarının da güzelce okumasını ve dinlemesini sağlamaya çalışmışlardır hayatları boyunca..

Her ikisi de günümüzdeki deyimle “görme engelli” idiler yani bizim gibi görmüyorlar dünyamızın içindeki insanları, renkleri, her ikisi de çocuk yaşta “çiçek hastalığı”na yakalanmışlar ve gözlerini bu hastalık sebebiyle kaybetmişlerdir.

O zamanlar bu hastalık çoklarının canını yakmış, gözlerini göremez etmiştir, çok küçük yaşta göz nimetinden mahrum kalınca “okuma çağı” geldiklerinde her ikisini de aileleri “hoca”ya teslim etmişler ve okutulmalarını istemişlerdir ki

“Kur’an-ı Kerimi hıfzetmey çalışma” Hafız Celal’in deyimiyle “iğne ile kuyu kazmak”  gibidir, ama gözlerinin görmeyişi ne hocalarını yıldırmış, ne de onları “aciz” bırakmıştır, hocalarından “tam not” alarak “Hafız-ı Kur’an” olarak “ilahiyat” dünyasına katılmışlardır.

Düşünüyorum da, şöyle ellerimizle gözlerimizi çok değil bir kaç saatliğine bağlayıp  kapatsak tahammül edebilir miyiz diye, gerçek  “dayanamıyacağız” olduğu halde bu insanlar ömür boyu görme nimetinden mahrum kalmışlar ve asla bu durumlarından “yakınma” yarak Hazret-i Allah’ın onlara ve onlar gibi olanlara lütfettiği “sabır”la yollarına devam etmişlerdir.

“Ezberlemek”le işin bitmediğini idrak eden hafızlarımız, kendilerine gerekecek yardımcı bir “uğraş”ın içine girmişlerdir ki bu uğraş “musiki”dir, makam öğrenmek, okurken dinletebilmek esas olunca bu uğraş her iki hafızımızın da birer “musikişinas” olmalarını sağlamıştır, sözün burasında bu iki nadide yıldızın ufkunu aydınlatan, onlara musikiyi ve makamları öğreten bir ustadan da söz etmek gerektiğini düşünüyorum ki bu bilgileri “mevlidhan hacı Mustafa  şöyle anlatmıştı:

“Bestekar ve sanatçı Sadettin Kaynak ki bu ismi bütün Türkiye bilir, Diyarbekir’e iki yıl sürecek  askerlik görevini yapmak üzere gelir, Hafız Tarık’ın babası bu üstad’a şehirde bir ev tahsis ederek oğluna ve hiç ayrılmadığı arkadaşı Celal Sevimli’ye ders vermesini ister” Sadettin Kaynak gibi bir ustanın elinde yetişir bu hafızlar.

Hafızlarımızın her ikisi de ailelerinin desteğiyle “dünyalık” sıkıntısı çekmemişlerdir, Hafız Celal Sevimli şöyle derdi: “Bu dünyada erdiğim maddi/manevi bütün mutluluklar “Kur’an-ı Kerim” sayesindedir”

Sevimli hocamız hem bu dünya mutluluğunu yaşamış, o yüce kitaba hizmet etmekle,  hem de inşaallah öte alemde de bu mutluluğu sürecektir diye o yüce kitabın sahibinden “Rabbimizden” niyaz ediyoruz,

Hafız Tarık’ın da dünyalık sıkıntısı çekmediğini hep gördük, çünkü zengin bir aileden geliyor ve başkaca dünyalık kazanma gereği duymuyordu.

Mübarek Ramazan ayına girildiğinde bu her iki hafızın özellikle Ulu Cami de “mukabele” okumaları ısrarla istenirdi, yine gerek camilerde ve gerekse evlerde okutulacak “mevlid-i şerif” merasimlerinde bunların bulunması arzu edilirdi, kısacası her zaman aranan isimlerdi Hafız Tarık Çıkıntaş ve Hafız Celal, kol kola gezerler ve görenler bunları “ikiz” kardeş gibi bilirlerdi,

Görmezlerdi ama görenlerden daha iyi bilirlerdi geçtikleri caddenin neresindeler ve kimin dükkanının önünden geçiyorlarsa o  dükkan sahibine seslenir ve  “selam” verirlerdi, kısacası cami dışındaki yaşantılarında bile hoş sohbetleriyle, latife severlikleriyle, insanlara yakınlıklarıyla kendilerini sevdirmeyi bilirdi bu iki güzel insan…

Diyarbekir’in yakın tarihine ve o yakın tarihin içinde yaşamış insanlarına ait bilgiler “bilenler”in nezdinde kalmasın, bilenler bildiklerini anlatsın istediğimiz içindir ki, söyleşilerimizin içinde “hatıra”larımız büyük yer tutuyor,

Sözün burasında konumuzun içinde yer alan iki hafızımızdan önceki zamanlarda yaşamış bir hafızdan  merhum “Maden’li Hafız Mustafa”dan birazcık söz etmek gereğini duydum, bu zatı görmedim ancak  adını 1956 yılında çalıştığım “Yeni Yurd” gazetesinde onunla ilgili  bir haberi gazeteye hazırlarken okumuşluğum var, o haberin başlığı ise “Hafız Mustafa Vefat etti” şeklinde idi.

Merhum Hafız Mustafa şanı yüce kitabımızı o kadar candan ve isteyerek okurmuş ki cemaati gözyaşlarına boğar ve bu tabloyu gören müftü efendi yerinden “hafız yeter, cemaat helak oldu” dermiş de cemaat bu okuyuş, bu gözyaşı hiç bitmesin istermiş, tıpkı yağmura hasret çeken toprağa düşen  yağmur nasıl hiç dinmesin isterse tıpkı onun gibi..

Rahmetli Hafız Mustafa’yı görmedim ama, Hafız Tarık’ı “cemaati helak” edercesine okurken görmüşlüğüm var, şöyle ki; Hafız Tarık kendini kaptırmış okuyor, okurken her zaman yaptığını “başını sağa/sola” çevirerek yapıyor, durak yerlerinde elini dizine vuruyor ve hiç bitmesin isteniyor bu okuyuş.

Çünkü gözlerden boşalan yaşlar adeta yağmura dönüşmüştür, hıçkırıklar caminin kubbesini doldurmaktadır, tıpkı o yıllarca yağmura hasret çeken toprağa düşen yağmur gibi bu gözyaşı cemaatin gönül toprağına düşerken bizim de üzerimizde Ulu Camide mukabelelerin bittiği günün, “bir bayram akşamı”nın unutulmaz hatırasını bırakıyor.

Hafız Celal Sevimli tam otuz yıl boyunca “resmi Kur’an kurslarında muallimlik” yapmıştır, kendisi gibi “görme özürlü” olan 18 talebeyi okutmuş ve isimlerini “Hafız-ı Kur’an”lar listesine  katmıştır, ayrıca “yüzünden” okumak isteyen yüzlerce, binlerce talebeye ders vermiştir, 5 Ekim 1988 tarihinde vefat etmiştir.

1924 doğumlu olan Hafız Tarık Çıkıntaş ise, giderek sayıları azalan “mevlidhanlık” mesleğini ömrü boyunca sürdürmüş ve musiki ile olan irtibatını koparmayarak 3.Mayıs.1979 tarihinde ruhunu Hakk’a teslim etmiştir.

Gerek bu iki güzel insanı, gerek bunlar gibi ömrünü yüce dinimize ve onun kutsal kitabına adamış “manevi dinamik”leri burada bir kere daha saygı ve rahmetle anıyor, isimleri ve hizmetleri genç nesillerce unutulmasın istiyoruz.

BİR KATRE

Kim ki saygı gösterdi Allah’ın kelamına,

Cennet mekanı olsun, erişsin meramına!..

Sağlıcakla kalınız ömrünüze bereket sevgili okurlarım.

(*) Ben küçemi özledim portrelerden

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.