İslamiyet Bütün Bilimlerin Kaynağıdır

Abone Ol

Kabul edilmiş kurallardandır ki ; Akıl, bilim ve nakil , çeliştikleri, vakitte

Akıl esas kabul edilir; nakil de ona göre yorumlanır. Fakat o akıl, akıl olması gerekirki; yani o akıl bir kişinin düşüncesi değil de insanlığın aklî olan bilimsel meselelerdir.

Hem de tahakkuk etmiş Kur’an’ın her bir tarafında intişar eden ana konular dörttür.

Onlar da: Allah’ın varlığı ve birliği, nübüvvet ve bedenen dirilme, bir de adalettir; yani hukuktur.

Bilim ve felsefe tarafından kâinata irad olunan sualler şöyledir:

“Ey kâinat! Nereden ve kimin emriyle geliyorsunuz?

Sultanınız kimdir?

Delil ve hatibiniz kimdir?

Ne edeceksiniz?

Ve nereye gideceksiniz?”

Kat’î cevap verecek yalnız Kur’an’dır.

Öyle ise Kur’an’da, ana konulardan başka olan kâinat bahsi , diğer varlıkların bahsi, dolaylı bir dokunmadır.

Tâ sanatın intizamıyla Sâni-ı Zülcelale, delil getirme yolu gösterilsin.

Evet, intizam görünür ve tam açık olarak kendini gösterir. Sâni’in vücud, kasd ve iradesine, kat’iyen şehadet eden, intizam-ı sanat, kâinatın her cihetinde boynunu kaldırarak; her taraftan parlayan, güzel yaratılışı, bilimsel ve felsefi bakışa kendini gösteriyor.

Güya, her bir masnu,birer lisan olup Sâni’in hikmetini tesbih ediyor.

Ve her bir tür,parmağını kaldırarak şehadet ve işaret ediyor. Madem maksad budur ve madem kâinatın kitabından intizama olan rumuz ve işaratını öğreniyoruz.

Ve madem netice bir çıkar; teşekkülât-ı kâinat, nefsül-emirde, nasıl olursa olsun, ister evrimle, ister direkt olsun; bize bizzat taalluk etmez.

Fakat o Kur’an’ın,o yüce oturumuna girmiş olan kâinatın her ferdi, dört vazife ile görevlidir.

Birincisi: İntizam ve ittifak ile Sultan-ı Ezel’in saltanatını () ilân...

İkincisi: Her biri,birer gerçek bir bilim dalının mevzuu ve müntehabı olduklarından İslamiyet’in bütün gerçek bilim dallarının kaynağı olduğunu göstermek…

Üçüncüsü: Her biri, birer türün numunesi olduklarından, hilkatte cari olan yaratılışta geçerli olan İlahi yasalara ,İslamiyet’i tatbik ve mutabık olduğunu ispat... tâ o doğal yasaların imdadıyla,İslâmiyet gelişsin.

Evet, bu hasiyetle din-i mübin-i İslâm; sair heva ve heves içinde asılı kalan ve mededsiz bazen ışık ve bazen karanlık veren ve çabuk değişime yüz tutan dinlerden mümtaz ve serfirazdır.

Dördüncüsü: Her biri birer hakikatin numunesi olduklarından, düşünceleri gerçekler yönüne, tevcih, teşvik ve tembih etmektir. Ezcümle: Kur’an’da yemin ile temeyyüz etmiş olan uzak ve yakın varlıkları, tefekkürden gaflet edenleri daima ikaz ederler., Evet, Kur’an’daki yeminler, gaflet uykusuna dalanları uyandıran birer kamçıdırlar.

Madem işin aslı budur. Öyle ise: Şek ve şüphe etmemek lâzımdır ki; mu’ciz ve en yüksek derece-i belâğatta olan Kur’an-ı Mürşid, Arap diline en uygunu ve delil getirme yolunun en müstakim ve en doğrusu ve en açığı ve en kısasını ihtiyar edecektir. Demek hissiyat-ı ammeyi tefhim ve irşad için, bir derece ihtiram edecektir demekki genel anlayışa bildirmek ve onları yönlendirmek için onlara saygılı davranacaktır.

Demek delil olan intizam-ı kâinatı öyle bir yön ile zikredecek ki; onlarca bilinen ve akıllarına me’nus (alışık) ola... Yoksa delil, iddia olunandandaha daha gizli olmuş olur.

Bu ise, doğruyu gösterme yoluna ve edebiyat yöntemine ve mucizelik yoluna muhaliftir Meselâ, eğer Kur’an dese idi: Yâ eyyühen-nâs (Ey insanlar!) Fezada (uzayda) uçan meczub ve misafir ve müteharrik olan Yeryüzüne ve akıntısıyla beraber yerinde sayan güneşe ve yüksek yıldızları birbiriyle bağlayan genel çekim gücüne ve sonsuz uzayda dal ve budakları yayılan yaratılış ağacından birçok elementten olan münasebat-ı kimyeviyeye bakın ve düşünün, tâ Sâni-i âlemin azametini tasavvur edesiniz. (Ki Allah’ın büyüklüğünü anlayasınız!) Veyahut: O kadar küçüklüğüyle beraber mikroskobik bir canlılar âlemini içine alan, bir katre suya, aklın mikroskobuyla seyrediniz, tâ kâinatı sanatla yaratan Allah’ın her şeye kadir olduğunu tasdik edesiniz.

Acaba o hâlde; delil, iddia olunandan daha gizli ve daha fazla izaha muhtaç olmaz mı idi?

Hem de onlarca (Araplarca) karanlık bir şeyle, hakikati tenvir etmek açıkça duyguları ile bildiklerine karş kendi kendilerini kandırmak gibi anlamsız bir durumu teklif olmaz mı idi?

Hâlbuki Kur’an mucizeliği pek yüksek ve pek münezzehtir ki; onun safi ve parlak eteğine, anlamayı bozan böyle bir toz konabilsin.

Bununla beraber Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan ayat-ı beyyinatın telâfifinde açık ayetlerin katmanlarında ana konuya ima ve işaret ettiği gibi, bazı zevahir-i âyatı deyimlerde olduğu gibi- maksada menar etmiştir.

Hem de usul-u kabul edilmiş temel kurallardandır. bir sözün doğruluğu ve yanlışlığı yahut tasdik ve tekzib temsil ve deyimlerde, fenn-i beyanda ilk açık mealler tabir olunan ifade biçimine yönelik değildirler.

Ancak ikincil manalar ile tabir olunan maksad ve garaza yönelirler.

Meselâ: “Filanın kılıcının ipi uzundur” denilse; kılıcı olmazsa da fakat adamın boyu uzun olursa, yine hüküm doğrudur, yalan değildir. Hem de nasıl kelâmda bir kelime, alegorik ifadeye karine-i mecazdır Öyle de tek bir söz hükmünde olan Kelâmullah’ın Kur’an’ın bir kısım ayetleri, diğer kardeşlerinin, hakikat ve cevherlerine karine ve doğru anlama yönlendirici ve belirtilen komşularının kalplerindeki diğer ayetlerin içindeki sırlara delil ve tercüman oluyorlar.

Elhasıl: Bu hakikati göz önüne getiremeyen ve ayetleri muvazene ve doğru muhakeme edemeyen meşhur Bektaşî gibi ki; namazı bırakmakta bahane bulma demiş. Böyleler gerçek bakışa karşı gülünç olacaktır.

Bu ilk Mukaddimede, beş açıklama yapılması lazımdır:

1) Yaratılış devletinin gönderdiği bilim ve felsefenin sorduğu dört soru olan: Ey insanlık nereden geliyorsunuz) Nereye gideceksiniz? Dünyada ne yapacaksınız? Başkanınız kimdir? Tasviri tam doğrudur. Çünkü kâinat, sonsuz bir yazılım ile düzenlenmiş bir ana dosyadır. Vahiyler, bu yazılımın ihtiyaçlara göre tetiklediği, Peygamberlerin bilinçdışılarının dışavurumudur. Dolayısıyla çağdaş bir vahiy olan Kur’an’ın dört ana konusu vardır. Her surede biri önde olur, diğerleri ardında takip eder. Bütün Kur’an tarandığında bunun böyle olduğu gözlemleniyor.

2) Madem Allah her şeyi biliyor. Neden bu çağdaş bilimler Kur’an’da yer almıyor? Gibi bir soru yanlıştır.

Dolayısıyla bu Mukaddimede böyle bir soruya verilen cevap da yanlış olmuştur. Çünkü vahiyler, Allah’ın sonsuz bilgisine göre değil de Peygamberlerin bilinçdışılarının kapasitesine göre gelir. Bu ise 1450 yıl önce ancak bu kadar olabildi.

Demek Kur’an’ı bir fenler kitabı olarak ele alanlar, daima yanılacaklardır. Bununla beraber Kur’an Ontoloji konusunda öyle zirve bilgileri gösteriyor ki: Bugünün fenlerinin eli henüz oraya ulaşamamıştır. Mesela arketipler konusu.

3) Bununla beraber vahiyler kâinattaki düzenli yazılım ve Peygamberlerin bilinçdışılarının düzenli deşifresi olduğundan sonsuz tevafuklar ve harikalıklar içeriyorlar.

4) Maalesef diğer İslamcılar gibi Bediüzzaman da bu Mukaddimede İslam’ı yüceltiyor. Diğer dinleri nispeten eleştiriyor. Hâlbuki Kur’an böyle yapmıyor. Hepsini kabul ediyor. Evet, diğer dinler de tahrifata uğramadan önce, zaman ve zemine göre birer mucizedirler.

5) İşaratül-İ’caz tercümesinde Tevhid, Nübuvvet, Haşir ve Adalet olan Kur’an’ın dört ana maksadına, İbadeti de beşinci bir maksat olarak ilave etmiştir.

Fakat bu yanlış olmuş. Çünkü ibadet Allah’ın hukukudur, Kul ile Yaratanı, irade-i külliye ile irade-i cüziyeyi dengeler; insana denge verir. Kur’an’da ayrı bir maksat değildir.