Liyakat Mi, Sadakat Mi?

Abone Ol

Bir devletin ayakta kalması; binalarına, makamlarına, törenlerine ya da güçlü görünen açıklamalarına bağlı değildir. Devlet dediğimiz yapı, en temelde adalet duygusuyla yaşar. Adaletin ilk şartı ise görevlerin ehline verilmesidir. Yani LİYAKAT… Ne var ki bugün kamu düzeninin en çok yara aldığı yer de tam burasıdır: Liyakat geri çekildikçe, sadakat öne sürülüyor.

Liyakat; bilgi, beceri, deneyim ve ahlaki duruşla bir görevi hak etmektir. Bir beyin cerrahının diplomasına, bir mühendisin projesine, bir öğretmenin pedagojik birikimine duyduğumuz güven, aslında liyakata olan inancımızdır. Liyakat sistemi, “en iyi”nin öne çıkmasını sağlar; haksız rekabeti önler, kurumsal güveni güçlendirir ve toplumsal adalet duygusunu besler.

Sadakat ise çoğu zaman bir kişiye, bir gruba ya da bir çevreye bağlılık üzerinden tarif edilir. Elbette devlet disiplini içinde kuruma bağlılık önemlidir. Ancak sadakat, liyakatin yerine geçtiği an sistem çürümeye başlar. Çünkü artık başarı değil yakınlık; bilgi değil ilişki; emek değil biat ödüllendirilir. “Bizden olsun da nasıl olursa olsun” anlayışı, kısa vadede yönetimi kolaylaştırır gibi görünse de uzun vadede kurumları işlevsizleştirir.

Bugün birçok kurumda aynı cümleler fısıltıyla dolaşıyor: “Çalışsan da fark etmiyor.” “Yükselmek için iyi olmak yetmiyor.” “Doğru insanları tanıman gerekiyor.” Bu cümleler sıradan şikâyetler değildir. Bunlar, kamu vicdanının kırıldığı yerdir. Bir memur, bir öğretmen, bir hemşire ya da bir uzman, yıllarca emek verip kendini geliştirdiği hâlde değersizleştiğini hissediyorsa; orada yalnızca personel motivasyonu düşmez, devletin itibarı da düşer.

Liyakat kaybolduğunda ilk kurban edilen şey ADALET duygusudur. Aynı eğitimi almış, aynı masada dirsek çürütmüş insanların; sadece “tanıdık” veya “aidiyet” kriterleriyle farklı sonuçlarla karşılaşması, kurum içi güveni kökünden sarsar. Motivasyonu düşen kamu personeli zamanla sadece “mesai dolduran” bir figüre dönüşür. Bu da kamu hizmetinin niteliğinin düşmesi demektir.

Liyakat yoksa hizmet kalitesi düşer. Sağlıkta hata artar, eğitimde verim azalır, adalette güven sarsılır, güvenlikte zafiyet oluşur. Çünkü işi bilmeyen, sadece “yakın” olduğu için görev alırsa; o görevin sorumluluğu bir gün mutlaka topluma ağır bir fatura çıkarır. Liyakat bir lüks değildir; devletin sigortasıdır.

Sorun yalnızca bürokraside de değildir. Liyakat kaybının yıkıcı etkilerini sendikalarda bile görüyoruz. Eğer bir sendika yöneticisi, o koltuğa üyelerin refahını artıracak donanımı olduğu için değil de sadece belirli dengelerin adamı olduğu için oturmuşsa; sendikanın amacı anında değişir. Sendika, memurun hakkını savunan bir kale olmaktan çıkar, yöneticisinin koltuğunu koruyan bir paravan haline gelir. Liyakatsiz bir yönetim, memurun derdiyle dertlenmek yerine delege hesabıyla uğraşır.

En tehlikeli olan ise liyakatsizliğin normalleşmesidir. İnsanlar bunu bir “hayat gerçeği” sayıp sessizleştiğinde, sistem gelişim yerine durgunluk üretir. O sessizlik, aslında çürümenin ayak sesidir. Liyakatten uzaklaşan bir yapı, kısa vadede sorunsuz gibi görünse de uzun vadede o büyük kamu gemisinin karaya oturması kaçınılmazdır.

Bu yüzden bugün sorulması gereken soru nettir: Biz devletimizi hangi temelde büyüteceğiz? Liyakatle mi, sadakatle mi? Eğer amaç güçlü bir devlet, huzurlu bir toplum ve adaletli bir düzen ise cevap bellidir.

Son söz şudur: Sadakat, liyakatle anlam kazanır. Liyakat yoksa sadakat, kör bir bağlılığa dönüşür. Kör bağlılık ise devleti büyütmez; devleti içeriden çürütür. Yani vakit her alanda “emaneti ehline verme” vaktidir.