Okullardaki Şiddet ve Kökeni

Abone Ol

Siverek’te bir lisede düzenlenen silahlı saldırıda ilk belirlemelere göre 10 öğrenci, 4 öğretmen, 1 polis ve 1 kantin çalışanı yaralandı ve en sonunda hayatına son verdi.

Son olarak bugün Kahraman maraşta,8. sınıf öğrencisi bir çocuk, okulu basarak, 4 ölü 20 kişi de yaralı olarak hastaneye kaldırılmıştır ölenler arasında biri öğretmen üç kişi de öğrenci. aynı okulda 8. Sınıf öğrencisi olan failin eylem sonunda kafasına sıkmak suretiyle intihar etmiştir. Bu türden olayların kısa zaman aralıklarında, vukubulması, toplumsal patlamaların habercisi olması münasebetiyle,üzerinde dikkatle durulması gereken bir husustur. Çocuğun, bunca silahları temin etmesi, ailesi açısından bir problem; bu silahlarla okula girmesi, bu kez okul yönetiminin, başlı başına problemidir.

Artık kimse kendini kandırmasın; Türkiye’de çocukların adının karıştığı şiddet olayları ne tesadüfi ne de "münferit" vakalardır. Gözümüzün önünde büyüyen, her geçen gün kökleşen bir toplumsal çöküşle karşı karşıyayız. Şanlıurfa’da bir okulda patlayan pompalı tüfek sesi ya da Samsun’da çekilen bıçak, sadece birer asayiş haberi değil; sistemin can çekiştiğini haber veren birer alarmdır.

Asıl sormamız gereken soru ise şudur:

Bu çocuklar, bu noktaya nasıl geldi?

Veriler gerçeği tüm çıplaklığıyla önümüze koyuyor. TÜİK verilerine göre, adli olaylara karışan çocuk sayısı, her yıl artarak 200 bin sınırına dayanmış vaziyettedir. Daha da vahimi, bu çocukların önemli bir kısmının suç döngüsünden kurtulamayıp tekrar suça karışmasıdır.

Mevcut sistem, çocuğu ıslah edip topluma kazandırmak yerine; onu daha derin bir öfkeyle ait olduğu yere geri gönderiyor. Bugünün "suça sürüklenen çocuğu", yarının "profesyonel suçlusu" olarak karşımıza çıkacaktır.

Bu çocuklar suç makinesi olarak doğmadılar; aksine yetişkinler tarafından terk edilmiş bir kuşağın kurbanlarıdırlar. Aile yapısının zayıflaması, okulların ruhunu kaybetmesi ve öğretmenlerin sistem içerisinde yalnızlaştırılması bu tablonun temelidir. Medyanın ve dijital dünyanın kontrolsüz şiddet pompalaması ise cabası:

Sanal Başarı, Oyunlarda öldürmeyi "başarı" sanan bir zihin yapısı.

Dijital Zorbalık; Sosyal medyada şiddeti alkışlayan, empati duygusundan yoksun bir etkileşim.

Gerçeklik Kaybı: Sanal dünyadaki şiddetle gerçek hayatın sınırlarının birbirine karışması.

Acı bir gerçeği itiraf edelim; Okullar, artık birer eğitim kurumu değil, sadece sınav fabrikasıdır. Karakter inşasının yerini, test çözme teknikleri, değerler eğitiminin yerini ise net sayıları aldı.

Çocuklara karmaşık matematik formülleri öğretiyoruz ama öfke kontrolünü öğretmiyoruz. Fizik yasalarını anlatıyoruz; ama vicdanın ve merhametin yasalarından bahsetmiyoruz. Sonra da şaşırıyoruz: "Bu çocuk neden şiddete yöneldi?"

Meselenin kalbinde devasa bir ahlak boşluğu yatmaktadır. Bir insanın iç denetimi (vicdanı) yoksa onu hiçbir dış denetimle durduramazsınız. Her köşeye kamera koysanız, cezaları en üst sınıra çekseniz bile vicdanı uyanmamış bir çocuğu dizginleyemezsiniz.

Bu noktada çözüm, sadece güvenlik önlemlerinde değil, insanı yeniden inşa etmektedir.

İslami ahlak modelinin sunduğu; kul hakkı hassasiyeti, nefis tezkiyesi ve sorumluluk bilinci gibi referanslar, sadece birer "ders" değil; birer yaşam disiplini olarak sisteme entegre edilmelidir.

Eğitimde pansuman tedaviler devri kapanmıştır. Karşımızdaki tablo, birkaç yönetmelik değişikliğiyle düzeltilemeyecek kadar derindir. Eğer bir nesli kurtarmak istiyorsak, meseleyi sadece sıralarda oturan öğrenci sayısı olarak değil, bir insan yetiştirme nizamı olarak ele almak zorundayız.

Yıllardır eğitimdeki hatalar, uzmanlar tarafından, ayrıntılı bir şekilde anlatıldı. Mevcut kesintisiz eğitim modeli, ne yazık ki her çocuğu aynı akademik kalıba dökmeye çalışırken, binlerce yeteneğin ziyan olmasına zemin hazırlıyor.

Akademik eğitime ilgi duymayan, zanaata veya teknik alanlara yatkın olan çocukları, dört duvar arasında, teorik derslerin ağırlığı altında tutmak; hem çocuğu mutsuzluğa, hem de okulu bir gerilim hattına dönüştürüyor. 4+4+4 kesintisiz eğitimden kanaatimce, vaz geçilmeli.

Ağaç Yaşken Eğilir: Eğitimi sadece sınıf geçmekten ibaret gören anlayıştan vazgeçmeliyiz. Okumak istemeyen veya farklı kabiliyetleri olan gençleri, "ağaç yaşken eğilir" düsturuyla, henüz ruhları ve elleri tazeyken mesleki eğitime yönlendirmeliyiz.

Zanaatın İtibarı: Meslek liselerini birer "kaçış noktası" değil, Ahilik geleneğimizde olduğu gibi hem ahlak hem de sanatın harmanlandığı karakter ocakları haline getirmeliyiz.

Hiçbir müfredat, onu anlatan öğretmenden daha güçlü değildir. Bugün okullarda yaşanan şiddetin ve disiplinsizliğin temelinde, öğretmenin toplum nezdindeki itibarının zedelenmesi yatar.

"Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" diyen bir medeniyetten, öğretmenin otoritesinin tartışıldığı bir noktaya gelmişsek; orada sadece bir eğitim sorunu değil, bir hürmet krizi vardır. Öğretmeni yeniden "bilginin ve ahlakın kaynağı" olarak konumlandırmalı, ona kaybettiği manevi yetkiyi geri vermeliyiz.

Bugün susmak, yarın daha büyük toplumsal fırtınalara davetiye çıkarmaktır. Şunu anlamalıyız ki; çocuğun cebine koyamadığımız her değer, yarın birer öfke patlaması olarak karşımıza çıkacaktır.

Vicdan Eğitimi: Sadece rasyonel akıl değil, selim bir kalp inşa edilmelidir.

Manevi Denetim: Dışarıdan bir kamerayla değil, içeriden bir "kul hakkı" bilinciyle hareket eden fertler yetiştirmek bir tercih değil, zorunluluktur.

Bu tartışma, basit bir "sistem değişikliği" tartışması değildir. Bu, yarının Türkiye’sinde nasıl bir insan profili görmek istediğimizin, yani bir medeniyetin bekası meselesidir. Ya çocuklarımızın ruhuna ve kalbine dokunan, onları fıtratlarına uygun şekilde hayata hazırlayan bir yön vereceğiz; ya da onların karanlık sokaklarda, ekranların başında ve öfke nöbetlerinde savruluşunu izlemeye devam edeceğiz.

Ortası yok; ya şimdi inşa edeceğiz ya da bir neslin yok oluşuna şahitlik edeceğiz.