Dünya üzerinde milyarlarca insan; farklı dillerin, dinlerin, ırkların ve ideolojilerin gölgesinde kendine bir kimlik inşa etmeye çalışıyor. Kimimiz Türk olmakla övünüyor, kimimiz Kürt kimliğiyle var olmaya çalışıyor, kimimiz Arap, İngiliz ya da Fransız olmanın gururunu taşıyor. Ancak madalyonun öteki yüzünde, tüm bu sıfatların üzerinde asılı duran, hepsinden daha kadim ve hepsinden daha zorlu bir sınav var: İnsan olabilmek.
Sormak lazım: Bir insan önce insan olamadıktan sonra Türk olsa ne yazar, Kürt olsa ne çıkar? Eğer yüreğinde bir başkasının acısını hissedecek bir boşluk yoksa, hangi dili konuştuğunun ne önemi var? Bizler, binlerce yıldır aynı toprağın ekmeğini bölüşen, aynı acının suyundan içen Türk ve Kürt kardeşliğini, siyasi hırsların veya yapay sınırların ötesine taşıyamıyorsak, insan olmamızın ne önemi var.
Gerçek kardeşlik, sadece aynı soydan gelmek değildir; gerçek kardeşlik, sınırın öte yanında, Suriye’nin dondurucu soğuğunda bir çadırın köşesinde donarak can veren o masum çocuğun acısını, kendi evindeki evladının acısıyla bir tutabilmektir. O çocuk Arap mıdır, Kürt müdür, Türkmen midir diye sormadan; sadece "açtır ve üşüyordur" diyebilenler, insanlık rütbesine erişmiş olanlardır. Eğer bir çocuk donarak ölüyorsa ve biz hâlâ ideolojik kavgalar yapıyorsak, hangi makama sahip olursak olalım, aslında hepimiz insanlık enkazının altında kalmışız demektir.
Peki gücü elinde bulunduranlar, zayıfı neden yok sayar? Neden koltuğa oturanın sesi, sokağın sessiz çığlığını duymaz olur? Çünkü güç, çoğu zaman insanı "üstünlük" illüzyonuna hapseder. Oysa mevki ve makam, insanı insan yapmaz; sadece insanın içindeki gerçek ahlakı test eder. Önce insan olamadıktan sonra, ne olduğumuz neyi değiştirir? Adaleti merhametle harmanlamayan bir güç, sadece bir zorbalık aracıdır. Zayıfı ezmek, yok saymak veya onu görmezden gelmek aslında ruhun en derin fakirliğidir. Gerçek büyüklük, gücün doruğundayken, en zayıfın hakkını kendi hakkın gibi savunup sahip çıkabilmektir.
Hatta günümüzde toplum olarak hepimiz bir yanılsamanın içindeyiz: Paranın insanı değerli, makamın ise insanı saygın kıldığına inanıyoruz. Oysa bir insan, önce insan olamadıktan sonra dünyanın en zengin kişisi olsa ne ifade eder? Vicdanı kurumuş bir zenginin sofrasında bin çeşit yemek olsa da, o sofra aslında boştur. İnsanlık; cebin doluluğuyla değil, gönlün genişliğiyle ölçülür. Bir fukaranın dürüstlüğü, bir zalimin servetinden çok daha ağır gelir Hak Terazisinde.
Bu yüzden de farklılıklara saygı duymak bir lütuf değil, bir zorunluluktur. Doğayı düşünün; ormanda tek bir ağaç türü olsaydı, o bir orman değil, ruhsuz bir fidanlık olurdu. Renklerin, dillerin ve kültürlerin çeşitliliği, insanlığın ortak mirasıdır. Bir dili diğerinden üstün, bir ırkı diğerinden daha asil görmek; yaratılışın özündeki o muazzam dengeye ihanettir. Bizler, "yaratılanı severiz yaratandan ötürü" felsefesini sadece dillerimize pelesenk etmek yerine, hayatımızın merkezine koymalıyız.
Sonuç olarak; ideolojiler değişir, sınırlar çizilir ve bozulur, paralar el değiştirir, makamlar birinden diğerine geçer. Musalla taşına yattığımızda geriye kalacak olan tek şey, bir mazluma el uzatıp uzatmadığımızdır. İnsan olamadıktan sonra takılan tüm o cafcaflı unvanlar, mezar taşında birer yükten başka bir şey değildir.
Bugün dünya; daha çok zengine, daha çok siyasetçiye ya da daha çok teknolojiye değil; daha çok "insana" muhtaç. Kürt’üyle, Türk’üyle, Arap’ıyla; acıda ortaklaşabilen, adaleti ekmek gibi dağıtan, vicdanını pusula yapan gerçek insanlara sesleniyorum... Yarın çok geç olmadan önce: Gelin "İNSAN" olalım...