Sabah uyanır uyanmaz telefona uzanıyoruz. Gün içinde bilgisayar, tablet, akşam yine telefon. Gözlerimiz ekranda, bedenimiz sandalyede, zihnimiz bildirimlerin esiri. Dijital çağ bize hız, kolaylık ve sınırsız bilgi sundu ancak karşılığında sağlığımızı alıyor.
Önce gözlerimiz isyan ediyor. Uzun süre ekrana bakmak, göz kuruluğu, bulanık görme, baş ağrısı ve erken yaşta miyopiyi beraberinde getiriyor. “Bir şey olmaz” diyerek çocukların eline verdiğimiz tabletler, henüz gelişimini tamamlamamış göz yapısını zorluyor. Bugün ilkokul çağında gözlük takan çocuk sayısındaki artış tesadüf değil. Göz, doğaya bakmak için yaratıldı; saatlerce yapay ışığa maruz kalmak için değil.
Sırada omurgamız var. Başımız öne eğik, omuzlarımız çökmüş, saatlerce aynı pozisyonda kalıyoruz. “Teknoloji boynu” ve “kambur duruş” artık tıbbi literatürde yer bulan kavramlar. Boyun, sırt ve bel ağrıları sadece yetişkinlerin değil, çocukların da günlük şikâyeti haline geldi. Oysa çocukluk, koşmanın, zıplamanın, düşüp kalkmanın yaşıdır; ekran karşısında hareketsiz kalmanın değil.
En büyük tehlike ise görünmeyen yerde: beynimizde. Sürekli uyarılan, bildirimlerle bölünen bir zihin derin düşünme yetisini kaybediyor. Dikkat süresi kısalıyor, sabırsızlık artıyor. Özellikle çocuklarda ve ergenlerde ekran bağımlılığı; öğrenme güçlüğü, odaklanma problemi ve duygusal dalgalanmalara yol açabiliyor. Sosyal medyada geçirilen saatler, gerçek hayattaki ilişkilerin yerini aldıkça yalnızlık hissi de artıyor. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan bir nesil yetişiyor.
Burada teknolojiyi tümüyle suçlamak kolay ama eksik olur. Sorun teknoloji değil, kontrolsüz ve amaçsız kullanım.