Türkiye İçin Kurulan Kuşatma ve Bozulan Planlar

Abone Ol

Türkiye son onbeş yılda, hem sahada, hem ekonomik alanda, hem diplomaside hem de içerdeki ihanetçi yapılarla savaştı Bundan dolayı İran’dan sonra hedef Türkiye demek, Siyasal Tarih açısından tamamen yanlış bir değerlendirme olacaktır.

Ayrıca Türkiye’nin son on beş yılını hiç anlamamaktır.

Çünkü Türkiye, sıranın kendisine gelmesini bekleyen bir ülke olmad; olması da mümkün değildir.

Türkiye o büyük kuşatmayı zaten yıllar önce yaşadı ve çok ağır bir mücadele vererek bertaraf etti.

Türkiye’nin son on beş yılı, yeterince anlatılmamış yada kavranamamış çok büyük bir mücadele dönemidir.

Yazılmamış, eksik anlatılmış, hakkı verilmemiş bir direniş hikâyesidir bu.

Özellikle 2013’ten sonra Türkiye, sadece bir güvenlik sorunu yaşamadı.

Doğrudan doğruya, Batı dünyasıyla, küreselci çevrelerle, onların medya, finans, istihbarat ve vekil unsurlarıyla çok cepheli bir mücadeleye girdi.

Bu süreçte Türkiye’nin karşısında sadece Amerika ve Avrupa yoktu. İran vardı. Rusya vardı

BAE vardı.

Suudi Arabistan vardı.

Küresel medya vardı.

Finans çevreleri vardı.

Terör örgütleri vardı.

Yani mesele tek bir devletle yaşanan klasik bir gerilim değildi.

Türkiye’ye karşı çok katmanlı bir kuşatma kuruldu.

Bir taraftan FETÖ tasfiye edildi.

Bu, sıradan bir iç temizlik değildi.

Devletin içine yıllarca yerleştirilmiş, dış bağlantıları olan, zamanı geldiğinde ülkeyi içeriden çökertmek için kullanılan bir yapının sökülüp atılmasıydı.

Ardından finansal saldırılar geldi.

Sermaye çıkışları yaşandı.

Kur baskıları kuruldu.

Ekonomik operasyonlar devreye sokuldu. Çünkü Türkiye’ye sahada diz çöktüremeyenler, ekonomiden yıpratma yoluna gitti.

İnsanların burada kaçırdığı çok kritik bir nokta var.

Türkiye bütün bu yıllar boyunca üretimini artırdı.

12 bin olan fabrika sayısı, bu dönemde de hız kesmeden 70 binlere çıktı

İhracat 150 milyar dolardan 270 milyar dolara çıktı.

Turizm geliri 32 milyar dolardan 60 milyar dolara çıktı.

Türk firmaları ve müteahhitleri yurt dışında milyarlarca dolarlık onlarca projeye imza attı.

Türkiye dünyanın en çok büyüyen ülkelerinden biri oldu.

Peki o halde ne oldu da Türkiye’nin ekonomik dengeleri bozuldu?

Ne oldu da döviz baskısı yaşandı?

Nasıl oldu da üretim artarken ekonomik saldırılar bu kadar etkili hale geldi?

İşte bu, dünyanın en aşikâr ama bir türlü konuşturulmayan sırrıdır. Sahada yenemediğini piyasadan boğarsın.

Askeri ve siyasi olarak teslim alamadığın ülkeyi finans üzerinden sıkıştırırsın.

Türkiye’ye yapılan da tam olarak buydu. Aynı dönemde Suriye üzerinden de Türkiye’ye çok büyük bir yük bindirildi.

Suriye şehirleri varil bombalarıyla vuruldu. Katliamlar yapıldı.

Milyonlarca insan yerinden edildi.

Suriye halkı, can havliyle Türkiye’ye doğru sürüklendi.

Bu sadece bir iç savaş değildi. Bu aynı zamanda Türkiye’ye uygulanan yıpratma ve bitirme operasyonunun önemli bir parçasıydı.

Hem sınır güvenliği bozuldu, hem çok büyük bir insani yük Türkiye’nin omuzlarına bindirildi, hem de bu tablo üzerinden Türkiye uluslararası alanda sıkıştırılmak istendi.

Türkiye bir taraftan bu ağır yükü taşırken, diğer taraftan Suriye’de kurulmak istenen Kürt devletine engel oldu.

Bu, sadece sınır güvenliği meselesi değildi. Doğrudan Türkiye’yi güneyden kuşatma, içeriden zayıflatma ve uzun vadede parçalama projesiydi.

Türkiye buna askeri güçle cevap verdi. Sahaya indi.

Oyunu bozdu.

Hendek olayları da bu büyük kuşatmanın bir başka cephesiydi.

Orada karşımıza çıkan yapı, sadece içeride örgütlenmiş bir terör kalkışması değildi.

Sahada kullanılan silahların önemli bir kısmı, YPG’ye Amerika tarafından verilen silahlardı.

Yani Türkiye kendi şehirlerinde aslında sadece bir terör örgütüyle değil, o örgütün arkasındaki uluslararası destek sistemiyle savaştı.

Küresel yapıların kurduğu İŞİD bugün İran’da sivillerin yaşadığı korkudan daha fazla korku yaşatmıştı bizim şehirlerimizde.

Türkiye aynı yıllarda IŞİD’le de savaştı,

PKK’yla da savaştı,

YPG’yle de savaştı,

FETÖ’yle de savaştı.

Bir yandan sınırında vekil terör orduları kurulurken,

diğer yandan içeride kaos üretildi.

Bir taraftan Türkiye’yi Rusya ile savaşa çekme girişimleri oldu,

bir taraftan Suriye’de tuzağa düşürme hamleleri yapıldı.

Obama ve Biden dönemlerinde Batı’dan gelen açık ve örtülü tehditler, bu büyük kuşatmanın önemli parçalarıydı.

Üstelik mesele sadece savaş sahasında da kalmadı.

Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasında çok sert siyasi krizler yaşandı.

Türk bakanların Avrupa’daki programları engellendi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi vatandaşlarına hitap etmesi bile hazmedilemedi.

Salonlar verilmedi, konferanslar engellendi, buluşmalar iptal edildi.

Türkiye’ye açıkça şu denilmek istendi; Kendi sınırlarının dışına çıkamazsın. Kendi halkına bile seslenemezsin.”

Bu tavır bile tek başına, o dönemde Türkiye’ye nasıl bir siyasi kuşatma uygulandığını göstermeye yeter.

Dünya medyasında devamlı Türkiye aleyhine haberler ve analizler yapıldı.

İşin en çarpıcı tarafı ise şudur:

Bugün İran merkezli çatışmalara bakıldığında, birçok küreselci medya organının bu sürece çok farklı yaklaştığı, hatta yer yer İran’ın arkasında durduğu görülüyor.

Çin var.

Rusya var.

Uluslararası denge hesapları var.

Ama Türkiye böyle bir dönemi yaşarken yalnızdı.

Türkiye’ye o günlerde küresel medya destek vermedi.

Amerika destek vermedi.

Avrupa destek vermedi.

Tersine, büyük ölçüde hepsi karşı safta yer aldı.

Üstelik bütün bu olaylar yaşanırken Türkiye’ye en büyük sorun çıkaran ülkelerden biri de İran’dı. Yani bugün bazı çevrelerin kurmaya çalıştığı gibi Türkiye ile İran, aynı kaderin iki eşit mağduru değildi. Tam tersine, Türkiye kendi kuşatmasıyla boğuşurken İran birçok başlıkta, Türkiye’nin elini zayıflatan, Türkiye’nin yükünü artıran ve Türkiye’nin aleyhine alan açan bir hatta durdu.

Bu yüzden bugün meseleye duygusal değil, stratejik bakmak gerekir.

Türkiye o dönem, kendisine karşı kurulan çok cepheli kuşatmayı yardı. Türkiye ağır saldırılar altında bile devrilmedi.

Devlet refleksini korudu. Sahaya indi.

Oyunu bozdu.

Ayakta kaldı.

İran ise benzer ölçekte bir baskıya ne kadar dayanabilir, bu ayrı bir tartışmadır.

Hatta Türkiye bugün, buna karşı en küçük bir stratejik hamle yapsa, İran’ın bunu toparlaması bile kolay olmayabilir.

Çünkü Türkiye son on beş yılda ateşin içinden geçerek sertleşti.

İran ise Türkiye’ye karşı alan açıldığı dönemlerde bile, Türkiye’nin yaşadığı yoğunlukta çok cepheli bir kuşatmayı göğüslemiş bir ülke görüntüsü vermedi.

Bu yüzden Türkiye ile İran’ın yaşadığı süreçleri aynı terazide tartmak ciddi bir hata olur.

Türkiye, Batı ile müttefik görünen İran’ın yaşadığı türden kontrollü bir gerilim içinde değildi.

Türkiye doğrudan hedef alınmış, kuşatılmış, içeriden ve dışarıdan aynı anda zorlanmış bir ülke olarak mücadele verdi.

Hem sahada savaştı,

hem ekonomide savaştı,

hem diplomaside savaştı,

hem içerideki ihanet yapılarıyla savaştı.

Bugün “İran’dan sonra sıra Türkiye’ye gelir” diyenler önce şunu anlamalıdır:

Türkiye sıraya giren bir ülke olmadı.

Türkiye o büyük hesaplaşmanın önemli bölümünü zaten yaşadı.

Bedelini ödedi.

Saldırıları gördü.

Tuzağa çekilmek istendi.

İçeriden vurulmak istendi.

Sınırından kuşatılmak istendi.

Mülteci yüküyle yıpratılmak istendi.

Ekonomiden çökertilmek istendi.

Diplomaside yalnızlaştırılmak istendi.

Ama buna rağmen ayakta kaldı.

Asıl anlatılması gereken hikâye budur.

Türkiye’nin son yıllardaki mücadelesi, sıradan bir bölgesel gerilim değil; Batı’dan küreselci yapılara, terör örgütlerinden finans çevrelerine, göç baskısından diplomatik kuşatmaya kadar uzanan çok cepheli bir saldırıya karşı verilmiş büyük bir mücadele ve görünmeyen örtülü bir savaştır.