DİYARBAKIR HABER- Bugünlerde Diyarbakır’da Kurşunlu (Fatih Paşa) Camii haziresine yolu düşenler, dikkat çekici bir manzarayla karşılaşmışlardır. Kitabesi olmayan, metruk bir türbenin başında hemen her gün onlarca insan toplanmakta, dualar edilmektedir. Zira son yıllarda yayılan bir söylentiyle, bu meçhul kabrin Hz. Yunus Nebi’ye ait olduğu iddia edilmekte ve ahali bu mekâna yönlendirilmektedir. Geçtiğimiz yıl (10 Kasım 2025) kaleme aldığım kısa bir yazıda bu konuya temas etmiş, turizm kaygısıyla yahut kulaktan dolma bilgilerle tarihi tahrif etmenin şehrimize bir fayda sağlamayacağını dile getirmiştim. Zira o hazire, Bıyıklı Mehmed Paşa ve Sadrazam Özdemiroğlu Osman Paşa gibi vezirlerin medfun olduğu tarihi bir haziredir.
Hz. Yunus'a atfedilen kitabesiz, metruk ve meçhul bu türbe ise, mimari üslubu itibariyle klasik bir Osmanlı yapısıdır. Öncelikle belirtmek isterim ki bu satırları kaleme almaktaki gaye, Hz. Yunus’un kabrinin nerede olduğunu ispatlamaktan ziyade; bir Nebi’nin hatırasının yüzyıllar içinde metinlerden coğrafyaya nasıl aktarıldığını, "Makam" inancının nasıl "Kabre" dönüştüğünü ve son olarak 19. yüzyıldaki bir çeviri hatasının 21. yüzyılda nasıl yepyeni bir "kutsal mekân" (Diyarbakır Kurşunlu Camii) icat edildiğini kaynaklar üzerinden ortaya koymaktır. Bilhassa işaret edilen o türbenin başında dua eden ahalinin samimi inancını fıkhi bir bid'at veya itikad sorgusuna çekmek yahut inançları yargılamak asla değildir. Ancak olsa olsa şehrin kadim hafızasına dair koruma içgüdüsü olabilir. O halde, hamaseti ve sonradan üretilmiş söylentileri bir kenara bırakıp, tarihin o sessiz ama sadık şahitlerine, kadim metinlere kulak vermekte fayda var. Asırlar boyunca seyyahlar, coğrafyacılar ve tarihçiler Hz. Yunus’un izini hangi coğrafyalarda sürmüşler ve bu aziz hatıra, metinlerden günümüze nasıl taşınmış?
Tarih boyunca insanoğlu, mukaddes bildiği şahsiyetlerin yeryüzündeki izlerini sürmüş, onların hatıralarını yaşatmak gayesiyle fani mekânlara ulvi manalar yüklemiştir. Hz. Yunus aleyhisselamın kıssası da, asırlar boyunca farklı coğrafyalarda yankı bulmuş ve Nebinin aziz hatırası etrafında pek çok makam ve ziyaretgâh inşa edilmiştir. Ancak bu mekânların tarihsel kökenlerine inildiğinde, efsane ile hakikatin, makam ile kabrin zaman zaman birbirine karıştığı da görülmektedir.
Bu kadim izi sürmeye, elimizdeki en eski yazılı kayıtlardan biriyle, birinci asırda yaşamış meşhur Yahudi tarihçisi Flavius Josephus ile başlamak yerinde olacaktır. Josephus, eserinde Hz. Yunus’un Ninova’ya gitmekten çekinerek Tarşiş’e, yani Kilikya’daki Tarsus şehrine doğru yola çıktığını aktarmaktadır. Fırtınaya tutulup denize atılan Nebi’nin büyük bir balık tarafından yutulduğunu belirten Flavvivus, üç günün sonunda balığın onu Karadeniz kıyılarına kustuğunu yazmaktadır (Josephus, Antiquities of the Jews, 1916, 298). Akıntıların bir balığı Akdeniz'den Karadeniz'e sürüklemesinin coğrafi imkânsızlığı bir yana, Josephus'un metnindeki asıl dikkat çekici husus, Nebi’nin vefatına veya kabrinin nerede olduğuna dair derin bir sessizlik barındırmasıdır.
Birinci asırdaki bu sessizlik, dördüncü asra gelindiğinde yerini somut bir mekân tasvirine bırakmaktadır. Kıbrıs piskoposu Epiphanius (Salamisli Epifanios), peygamberlerin hayatlarını derlediği eserinde Hz. Yunus’un Ninova’daki vazifesinden sonra memleketine dönmediğini, annesini de yanına alarak Sur (Tyre/Lübnan) bölgesine gittiğini nakletmektedir. Epiphanius ‘a göre Nebi a.s. ömrünün son demlerini Seir (Lübnan) diyarında geçirmiş ve vefat ettiğinde Hakim Kenaz'ın mağarasına defnedilmiştir (Epiphanius, De Prophetarum Vita et Obitu, Bölüm 16). Bu, Hz. Yunus'un bedeninin Mezopotamya'da değil, Levant (Filistin) coğrafyasında medfun olduğuna yönelik ilk kayıttır.
Nitekim bu inanç, asırlar boyunca o topraklarda yaşamaya devam etmiştir. On ikinci asırda bölgeyi adım adım gezen seyyah Tudelalı Benjamin, Filistin'deki Saffûriye (Sepphoris) kasabasına vardığında, dağda medfun bulunan mühim şahsiyetler arasında "Matta oğlu Yunus'un mezarını" da saymaktadır (Benjamin, Seyahatnâme, 58). İşin asıl dikkat çekici yanı ise, aynı seyyahın daha sonra Musul'a ve harabe halindeki Ninova'ya gitmesidir. Benjamin, Musul'da Hz. Yunus'a atfedilen bir sinagog bulunduğunu nakleder ancak burada herhangi bir kabirden veya mezardan asla söz etmez (Benjamin, Seyahatnâme, 67). Benjamin ile aynı dönemde yollara düşen bir diğer seyyah Regensburg'lu Petachiah da bu vakıayı teyit etmektedir. Petachiah, Saffûriye'ye çok yakın olan Uşa köyünde Hz. Yunus'un kabrini ziyaret ettiğini, kabrin üzerinde güzel bir türbe ile meyve bahçesi bulunduğunu ve buranın bir bekçi tarafından hürmetle korunduğunu aktarmaktadır (Petachiah, Seyahatnâme, 165, 169).
Bütün bu kadim şahitlikler, on ikinci asra kadar Hz. Yunus'un kabrinin Filistin coğrafyasında bilindiğini; Musul'un ise Nebi’nin bedenine değil, yalnızca onun aziz hatırasına ev sahipliği yaptığını açıkça ortaya koymaktadır. Gayrimüslim seyyahların bu kadim şahitlikleri, klasik dönem İslam coğrafyacıları ve seyyahlarının kayıtlarıyla da mutabakat içindedir. Onuncu asrın önemli Seyyahlarından Makdisi, Musul ve Ninova havalisini tasvir ederken, halkın "Tevbe Tepesi" adını verdiği mevkiden, Yunus Pınarı'ndan ve burada inşa edilen mescitten övgüyle bahseder. Ancak Makdisi, bu tepeyi anlatırken tek bir defa dahi "kabir" veya "mezar" ifadesini kullanmaz (Makdisî, Ahsenü't-Tekâsîm, 2022, 109, 111, 117).
Meşhur seyyah Herevi'nin seyahati ise meseleyi daha da berraklaştırmaktadır. On ikinci asırda bölgeyi gezen Herevi, Kudüs yakınlarındaki Halhul kasabasında ve Taberiye civarındaki Keferkenne'de Hz. Yunus'un "kabrinin" bulunduğunu açıkça yazmaktadır (Herevî, El-İşârât, 2022, 20, 28). Fakat aynı Herevi, Musul'a geldiğinde Ninova'daki Tevbe Tepesi'ni ve Yunus Pınarı'nı yalnızca saygın bir "ziyaretgâh" olarak nakletmektedir. (Herevî, El-İşârât, 2022, 61, 63).
Bu minval üzere, on dördüncü asrın ünlü seyyahı İbn Battuta ise aktardıklarıyla makam ile kabir arasındaki bu ince çizgiyi adeta bir mühür gibi tasdik etmektedir. İbn Battuta, Kudüs'e doğru yol alırken Hz. Yunus'un "kabrini" ziyaret ettiğini belirtmektedir (İbn Battûta, Seyahatnâme). Musul'a vardığında ise Yunus Tepesi'ndeki o mütevazı mescidin artık etrafı odalarla çevrili, ipek perdelerle süslü devasa bir "ribât"a (tekkeye) dönüştüğünü müşahede etmektedir. Ne var ki, İbn Battuta da bu ihtişamlı yapıdan bahsederken "kabir" demez; buranın Yunus Nebi’nin "makamı" ve "ibadet yeri" olduğunu belirtmektedir (İbn Battûta, Seyahatnâme). Bütün bu İslami kaynaklar, on dördüncü asra kadar Musul'daki mekânın bir defin yeri değil, Nebi a.s’ın hatırasının yaşatıldığı, etrafında dervişlerin toplandığı ulu bir makam olduğunu ortaya koymaktadır.
Asırlar boyunca bir makam ve ibadet yeri olarak hürmet gören Musul'daki bu tepe, zamanla halk hafızasında ve mimari yapısında mühim bir dönüşüme uğramıştır. On yedinci asırda bölgeyi ziyaret eden Evliya Çelebi'nin kayıtları, bu dönüşümün en bariz vesikasıdır. Çelebi, Musul'daki caminin mihrabı solundan on bir basamaklı taş bir merdivenle aşağı inildiğini ve burada Hz. Yunus'un "nurlu kabrinin" bulunduğunu kesin bir dille ifade etmektedir (Evliya Çelebi, Seyahatnâme 4/2, 789, 796).
İbn Battuta'nın makam dediği yer, artık yeraltına inilen bir türbeye, bir kabre dönüşmüştür. Nitekim on sekizinci asra ait Osmanlı Şer'iyye Sicilleri ve Ahkâm Defterleri de bu halk inancının devlet bürokrasisinde nasıl resmileştiğini göstermektedir. Divân-ı Hümâyûn kayıtlarında bu mekân artık "Mezâr-ı şerîf-i Hazret-i Yunus Nebî Vakfı" olarak tescillenmiş, etrafındaki köylerin gelirleri bu vakfa tahsis edilerek devletin himayesine alınmıştır (Diyarbekir Ahkâm Defterleri, 3 Numaralı Defter, 4, 6).
Evliya Çelebi'nin seyahatnamesi, yalnızca Musul'daki kabir inancını değil, aynı zamanda Hz. Yunus'un aziz hatırasının Anadolu coğrafyasına nasıl yayıldığını da gözler önüne sermektedir. Çelebi, Nebi’nin Musul'dan ayrıldıktan sonra Diyarbakır'a geldiğini, halkın imana gelmesiyle sevinip Fis-kayası'ndaki bir mağarada yedi yıl oturduğunu ve burada bir "makamı" bulunduğunu nakletmektedir (Evliya Çelebi, Seyahatnâme 4/1, 30, 37). Benzer şekilde Nebi’nin Mardin'de (Şahika Dağı) ejderha öldürdüğünü, Akra'da yöre halkına kendi dillerinde (Kürtçe) hitap ettiğini ve onu yutan balığın okyanusları aşıp Musul'a kadar geldiğini ve orada gömüldüğünü aktarmaktadır (Evliya Çelebi, Seyahatnâme 4/2, 690-691) . İlk bakışta akla ziyan gibi görünen bu rivayetler, asılsız hurafeler olarak bir kenara itilmeyecek kadar kıymetlidir. Bilakis bunlar, kadim Cezire (Mezopotamya) ve Anadolu halklarının, mukaddes bir Nebi’yi kendi topraklarına, kendi dillerine ve kendi tarihlerine dahil etme gayretinin, yani kutsalı benimseme şuurunun muazzam birer tezahürüdür. Bu minvalde Diyarbakır'daki Fis-kayası makamı da, halk hafızasının anlaşılır bir yansımasıdır.
Evliya Çelebi'nin naklettiği ve asırlardır halkın gönlünde yer bulan Diyarbakır'daki "Makam" inancı ne kadar hürmete şayansa; son yıllarda ortaya atılan ve Hz. Yunus'un bedeninin Diyarbakır surları içinde medfun olduğunu öne süren iddialar da tarihi hakikatlerden o derece uzaktır. Yeri gelmişken bu asılsız iddianın kaynağının Evliya Çelebi olmadığını da belirtmek isterim. Vakıanın dayandırıldığı kaynak, Timur’un, Diyarbekir Bölgesi’ne düzenlediği askeri seferlere dayanmaktadır. Filvaki, asılsız bu iddianın kökenini bulmak için, meselenin dayandırıldığı
Timur'un Diyarbekir seferine ve o dönemin birincil kaynaklarına inmek icap eder. Timur'un bizzat maiyetinde bulunan vakanüvis Nizamüddin Şami, ordunun Bağdat'ı zapt ettikten sonra kuzeye yöneldiğini, Timur'un, Diyarbekir Eyaletine bağlı Musul'a gelerek Cercis ve İdris (Yunus) nebilerin kabirlerini ziyaret edip on bin dinar bağışladığını “Zafername” eserinde aktarmaktadır (Şâmî, Zafernâme, 1987, 177).
Şami'den kısa bir müddet sonra aynı tarihi kaleme alan Şerefüddin Ali Yezdi de bu vakıayı “Emir Timur: Zafername” eserinde teyit etmektedir. Yezdi'nin tafsilatlı nakline göre Timur; Musul'da Yunus ve Cercis nebilerin kabirlerini ziyaret etmiş, ardından Urfa ve Mardin'e geçmiş, aylar süren bu güzergâhın sonunda ise Amid'i (Karaca Kal’a /Hamid / Diyarbakır) kuşatmıştır (Yezdî, Zafernâme, 232, 238239). Birincil bu kaynaklar şüphesiz göstermektedir ki Timur, Hz. Yunus’un kabrini Musul’da ziyaret etmiş, Amid’i (Karaca Kal’a) ise aylar sonra kuşatmıştır.
Peki, apaçık bu hakikat nasıl saptırıldı? Sarkacın yön değiştirdiği yer, on dokuzuncu asırda yaşamış Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer'ın, “Zafername” deki ilgili vakıayı özetlerken Musul'daki ziyaret ile Amid kuşatmasını tek paragrafa sıkıştırdığı satırlarıdır. Hammer, Yezdi'nin eserini kendi diline özetlerken büyük bir tarihi (kronolojik) yanılgıya düşmüş; Timur'un Amid'i kuşatması ile Musul'daki kabir ziyaretlerini aynı paragrafta peş peşe zikretmiştir (Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi). 1936 yılında Hasan Basri Konyar ise Hammer'ın bu hatalı satırlarını olduğu gibi Türkçeye aktararak, Timur'un Amid'e girip Yunus ve Cercis peygamberlerin kabirlerini ziyaret edildiği olarak anlaşılmaktadır. (Konyar, Diyarbekir Tarihi I, 1936, 203). Konyar burada bir kurgu yapmamış, yalnızca Hammer'ın hatasını birebir nakleden bir aracı olmuştur.
Asıl vahim olan ise Hammer’ın bu hatasının günümüzde yepyeni bir mekân icat etmeye alet edilmesidir. Son yıllarda neşredilen bazı metinlerde, Konyar'ın bu hatalı nakli yegâne dayanak kabul edilerek Hz. Yunus'un kabrinin Diyarbakır'da olduğu öne sürülmüştür. Hatta hiçbir tarihi vesikaya, vakfiyeye yahut şer'iyye siciline dayanmaksızın, sırf meçhul bir "rivayet" kelimesinin ardına sığınılarak, bu kabrin Kurşunlu (Fatih Paşa) Camii haziresindeki yıkık bir türbede bulunduğu iddia edilmiştir (Haspolat, Diyarbakır'ın Manevi Envanteri, 2010, 103). Maalesef, bu asılsız iddia Talha Uğurluel gibi popüler isimlerin de aracılığıyla sosyal platformlarda alınan etkileşimler nedeniyle hızla yayılmaktadır.
Araştırmacı- yazar Serkan Gönüllü