Romanlarda, hikâyelerde; şehir sohbetlerinde; gurbet ellerinde anlatılan köylerden biriydi köyüm.
Öyle köyüm dediğime bakmayın, bir zamanlar dört bin beş bin nüfuslu, kocaman bir kasabaydı.
Deresinin coşkun aktığı; buz gibi suların çeşmelerden şarıldadığı; koyun, inek, deve sürülerinin yaylalarda otladığı; yollarının, sokaklarının insandan dolup taştığı; çoluğun çocuğun sokaklarda oyun peşinde koşturduğu; bolluk bereketin hiç eksilmediği; dağının, taşının, toprağının altın değerinde olduğu köyüm; şimdi bir virane; ne bir coşkun akan deresi, ne çeşmesinden şarıldayan suyu ne güzelim evleri; ne koşup oynayan çocukları ne de sokaklar dolusu neşeli insanları kaldı.
Sosyal medyanın yeni iletişim araçlarından biri olduğu; ülkenin değil dünyanın bir bilgisayara, cep telefonuna sığdığı şu zamanlarda her gün köyümden birilerinin öldüğünü sosyal medyada görmek beni kahrediyor.
Nereden nereye diyorum.
Gözümün önüne eski günler geliyor.
Üzüntüm bir kat daha artıyor.
Hep ölüm, hep ölüm diyorum…
Yaşamak anlamını yitiyor.
Anlamsızlaşıyor her şey…
Tükenmek, yok olmak…
Bir daha olmamak…
Şimdi daha iyi anlıyorum tarihi, coğrafyayı.
Coğrafya kadermiş, diyorum.
Nerde o güzelim yüzler?
Şimdi anılardan ibaretler…
“Yaşam boş mu?” sorusu ile dolu her yanım…
Köylülerimi kaybettikçe dünyadan kopar elim ayağım.
Köyden kente göçler sonucunda, köyler tamamen boşaldı. Demografik yapı bozuldu.
Benim gibi köyde doğup büyümüş birine; her ölen köylümün ardından ağlamak, yas tutmak kaldı.
Trend Haberler
Diyarbakır'da akşam pazarı bereketi: Saat 18.00'den sonra fiyatlar yarıya düştü
Diyarbakır’da yıllardır süren cuma geleneği bu hafta da yaşatıldı
Diyarbakır’da 50 dereceyi bulan sıcakta örnek mesai!
"Hürmüz Boğazı için anlaşma" iddialarını İran yalanladı
12 kilo altın ile 2 milyon TL’yi gasp ettiler
2026-ALES-2 soru kitapçığı ve cevap anahtarı yayımlandı