İslam coğrafyası yine o bildik, ağır ve zifiri bir sessizliğe bürünmüş durumda. Takvimler Ramazan’ın manevi iklimine kapı aralarken; sofraların bereketinden çok, vicdanların kıtlığını, minberlerin suskunluğunu konuşmak zorundayız.
Karşımızda öyle bir zillet tablosu var ki; bir yanda "nezaket timsali" olarak bilinen Japonya’da yükselen sistematik İslam karşıtlığı, diğer yanda Batı’nın en karanlık dehlizlerinden taşan Epstein skandalı... Ve tüm bu gürültünün ortasında, kendi konfor alanına hapsolmuş, pragmatizmin esiri bir İslam dünyası.
Kutsal Emanetler Kimlerin Elinde? Dünyayı sarsan Jeffrey Epstein belgeleri, sadece ahlaki bir çöküşü değil, mukaddesatımıza yapılan en büyük hakareti de faş etti. Milyonlarca Müslümanın gözyaşı ve duasıyla dokunan Kabe’nin örtüsü Kisve’nin parçalarının, bir insan ticareti ve istismar suçlusuna "hediye" olarak gönderildiği iddiası yürekleri dağlıyor. Suudi Arabistan menşeli olduğu öne sürülen bu parçaların, dünyanın en kirli ellerinde sergilenmesi karşısında İslam aleminin sergilediği o sağır edici sessizlik, aslında birliğin çoktan ruhunu teslim ettiğinin kanıtıdır. Kutsalını koruyamayan bir yapı, hangi adaletin temsilcisi olabilir?
Japonya’dan Yükselen Ses ve Diplomatik Felç Sadece Batı değil, Doğu da yüzünü çeviriyor. Japonya gibi toplumsal saygının merkezi sayılan bir ülkede bile Müslüman karşıtlığının endişe verici boyutlara ulaşması, küresel bir yalnızlığın dışavurumudur. Uzmanlar, Japon kamuoyundaki bu kırılmayı ABD’nin İsrail yanlısı politikalarına paralel hareket edilmesine bağlıyor. Peki, İslam ülkeleri nerede? Neden bu sistematik ön yargılara karşı ortak bir diplomatik refleks, güçlü bir duruş sergilenemiyor? Cevap acı: Çünkü "biz" şuuru, yerini dar çıkar hesaplarına bıraktı.
Gazze Yanarken Dönen Çarklar En çarpıcı ikiyüzlülük ise İsrail meselesinde yaşanıyor. Meydanlarda, kürsülerde ve sosyal medyada sert söylemler, hamaset dolu şiirler havada uçuşuyor; ancak arka planda limanlar çalışmaya, konteynerler el değiştirmeye devam ediyor. Mısır, Ürdün, BAE ve Bahreyn gibi ülkelerin normalleşme yarışı, Filistin davasını bir "ayak bağı" olarak görmeye başladıklarını gösteriyor. Gazze’de dumanlar yükselirken, İsrail ile ekonomik ve stratejik ortaklıklarını derinleştirenlerin attığı her imza, ümmetin ortak vicdanına indirilmiş bir darbedir. Halklara "kardeşlik" masalları anlatılırken, masalarda ticaretin soğuk ve acımasız dili konuşuluyor.
Ramazan: Bir Uyanış mı, Yoksa Narkoz mu? Şimdi yine bir Ramazan ayındayız. Sokaklar iftar çadırlarıyla süslenecek, ekranlar menkıbelerle dolacak. Ancak sormak gerekir: Bu ay bir arınma mı, yoksa toplumsal bir "uyku modu" mu? Eğer tuttuğumuz oruç, Filistinli kardeşimizin açlığını hissettirmiyor; eğer kıldığımız namaz, mukaddesatımıza yapılan saygısızlığa karşı bizi ayağa kaldırmıyorsa, biz sadece mideyi aç bırakıyoruz demektir.
Osmanlı’nın yıkılışından bu yana bu coğrafya, menfi milliyetçilik ve ırkçılık fitnesiyle adım adım parçalandı. “Kavmiyet” fikri, “ümmet” bilincinin önüne geçirildi; ortak kader duygusu yerini dar kimlik hesaplarına bıraktı. Bugün yaşadığımız dağınıklık ve güçsüzlük, işte bu tercihin kaçınılmaz sonucudur.
Oysa Ramazan; sadece aç kalma değil, bilinç kazanma ayıdır. Zalim karşısında susan dili konuşturma, hakikati görmezden gelen gözü uyandırma mevsimidir. Eğer bu ayda bile ortak bir “biz” şuuru inşa edemiyorsak, mesele dış baskılar değil, içimizdeki çözülmedir.
Unutmayalım: Zulme sessiz kalmak tarafsızlık değildir. Zulme sessiz kalarak rıza göstermek, zulmün ortağı olmaktır.