Türkiye’de sağlık sistemi yıllardır büyük bir yük taşıyor. Hastaneler dolup taşıyor, aciller hiç boşalmıyor, nöbetler uzuyor, personel eksikliği kronik hale geliyor. Ancak bu sistemin devasa yükünü omuzlayan iki meslek grubu; hemşireler ve ebeler, yıllardır bir "tanım" ve "statü" mücadelesine sahne edilmiş durumda. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun tozlu raflarında kalan "Yardımcı Sağlık Hizmetleri" ifadesi, bugün modern tıbbın ve profesyonel bakımın önündeki en büyük zihinsel ve idari engeldir.
Bir mesleği nasıl isimlendirdiğiniz, ona biçtiğiniz değeri de belirler. Toplumda ve ne yazık ki bazı idari kademelerde yerleşmiş olan "her işe koşulabilir personel" algısı, bu iki köklü mesleğin saygınlığını zedelemektedir. Oysa hemşirelik ve ebelik; akademik tabanı olan, uluslararası standartlarda otonomisi tanımlanmış bağımsız profesyonellik alanlarıdır. Bir ebe, doğumhanede bir canı dünyaya getirirken; bir hemşire, yoğun bakımda yaşam ile ölüm arasındaki o ince çizgide kritik kararlar alırken "yardımcı" değil, bizzat hayatın "asli" koruyucusudur.
Sorunun temelinde, meslek tanımlarındaki muğlaklık ve bu belirsizliğin yarattığı "joker eleman" muamelesi yatmaktadır. Görev tanımı belirsizleştiğinde sorumluluk sınırsızlaşmakta, ancak haklar aynı dar kalıplara sıkıştırılmaktadır. Bugün bir hemşirenin görevi sadece "ilaç vermek, iğne yapmak" değildir; o, kanıta dayalı bakımı planlayan, uygulayan ve hastanın psikososyal sürecini yöneten bir bilim icracısıdır. Ebenin ise kadın sağlığının ve normal doğumun tek yetkili ismi olduğu gerçeği, artık yasal zeminde çok daha gür bir sesle vurgulanmalıdır.
Mevcut sistemdeki en yakıcı adaletsizlik ise özlük hakları ve maaş düzenlemeleridir. Ağır nöbet yükü ve riskli çalışma koşullarına rağmen, hemşire ve ebeler geçim sıkıntısıyla baş başa bırakılmıştır. "Taban Ek Ödeme" ve "Teşvik" sistemindeki dengesizlikler, çalışma barışını kökünden sarsmaktadır. Maaşların, yoksulluk sınırının üzerinde ve emekliliğe yansıyacak tek kalem üzerinden, insani standartlarda yeniden düzenlenmesi bir lütuf değil, gecikmiş bir haktır. Ekonomik iyileştirme yapılmadan ve 3600 ek gösterge gibi haklar tam anlamıyla mesleki statüyle bütünleşmeden, sağlıkta "beyin göçü" ve "tükenmişlik sendromu" engellenemez.
Peki, çözüm ne? Öncelikle, bu fedakâr profesyoneller "Yardımcı Sağlık Hizmetleri" sınıfından derhal çıkarılmalıdır. Bu ibare, lisans düzeyindeki eğitimi ve uzmanlık gerektiren girişimleri yok saymaktadır. Müstakil bir "Hemşirelik ve Ebelik Hizmetleri Sınıfı" ihdas edilmeli; statü, maaş ve itibar bu yeni tanım üzerine inşa edilmelidir. Sağlık Bakanlığı, meslek tanımlarını güncel tıbbi gelişmelere göre netleştirmeli ve bu mesleklerin onurunu iade etmelidir.
Sağlıkta dönüşüm; sadece lüks binalar ve teknolojik cihazlarla değil, insan kaynağının mutluluğuyla mümkündür. Hemşire ve ebeler, sağlık ordusunun sadece piyade erleri değil, o ordunun stratejik merkezidir. Onların cephede morali bozuksa, hiçbir sağlık savaşı kazanılamaz. Artık zamanı gelmiştir: Sağlık sisteminin çarklarını sadece "dönen" değil, bizzat "döndüren" güç olan hemşire ve ebelerin hakkını teslim etmek, toplumun sağlığını güvence altına almaktır.
Unutulmamalıdır ki; hemşiresi ve ebesi mutsuz olan bir sağlık sistemi, kimseyi iyileştiremez. Zaman, mazeret üretme değil, bu profesyonellerin hakkını teslim ederek onurlarını iade etme zamanıdır.