Türkiye bir yandan iç barışı, toplumsal helalleşmeyi ve kardeşlik hukukunu konuşurken; diğer yandan memleketin dört bir yanından yükselen o nefret nefesi göğsümüzü daraltmaya devam ediyor. Son acı haber Zonguldak Alaplı’dan geldi. Cizre ve Silopi’den ekmek parası için yüzlerce kilometre yol tepip fındık toplamaya gelen 70’i aşkın Kürt mevsimlik işçisi ve aileleri ırkçı bir saldırıya uğradı. Saldırıların iki gün boyunca sürdüğü, güvenlik güçlerinin müdahale etmek zorunda kaldığı bu vahşette, kamyonet kasalarında çaresizce birbirine sarılıp ağlayan çocukların görüntüsü bu ülkenin vicdanına batan en ağır kıymıktır.

SORUYORUZ: Ekmek peşindeki bir işçinin, bir çocuğun tek suçu doğduğu coğrafya mıdır?

Bugün yetkili makamlardan yükselen taziye ve Klasikleşmiş "münferit olay" açıklamaları, sorunun yakıcı derinliğini örtmeye yetmiyor. Sormak en doğal hakkımız:

Şayet bu olay Cizre’de, Silopi’de ya da Diyarbakır’da çalışan Türk işçilerin başına gelseydi devlete ait kurumların refleksi, dozu ve hızı bu mu olacaktı?

Söz konusu aşağılanan, saldırıya uğrayan Kürt işçiler olunca devlet neden adalet terazisini dengede tutmakta zorlanıyor? Belli ki nefret söylemini körükleyenler, Kürt düşmanlığını bir siyasallık malzemesi haline getirenler cezasızlık zırhıyla korunduklarını çok iyi biliyorlar. Kürt’ten nefret etmeyi normalleştirenlere gösterilen bu "müsamaha", toplumsal harcımıza konmuş en büyük dinamittir.

Burada sorulması gereken soru çok basit: Bu insanlar neden hedef alındı? Eğer sebep onların kimliği ise mesele adli bir asayiş olayı değil; etnik nefretin sokağa taşınmasıdır. Bir insan Kürt olduğu için aşağılanıyorsa, bunun Türk olduğu için aşağılanmasından ne farkı vardır? Adaletin kimliğe göre değişmediğini Israrla göstermek zorundayız. Çünkü hakiki bir barış; sadece silahların susması değildir. Barış; bir Kürdün Zonguldak’ta, bir Türkün Diyarbakır’da, bir Arabın Mardin’de, bir Lazın Trabzon’da kendini evinde ve güvende hissetmesidir.

Oysa toplumun özüne baktığımızda tablonun bambaşka bir asalet taşıdığını görüyoruz. Daha birkaç hafta önce Diyarbakır Ergani’de bunun tarihi bir örneğini yaşamadık mı? Yozgat’tan çalışmaya gelen bir biçerdöver operatörünün aracı yandığında, o garip emekçinin gözyaşını gören Diyarbakır halkı elini taşın altına koydu. İmece usulüyle 800 bin liradan fazla para toplayıp Yozgatlı kardeşinin yarasını sardılar. O Kürt insanı, "Sen nerelisin?" diye sormadı; hamurundaki merhametle hareket etti. Peki, ne ara merhamet sadece mağdur edilene, insanlık sadece Kürde bırakıldı? Fırsatını bulanın ötekine saldırma hakkını kendinde gördüğü bu barbarlık, bin yıllık kardeşlik hukukumuza açık bir ihanettir.

İçinden geçtiğimiz hassas barış sürecinde bu tür provokasyonlar tesadüf değildir. Kardeşlikten rahatsız olan odakların körüklediği bu zehir, halkların arasına örülmek istenen bir duvardır. Zonguldak’ta emekçilere yapılan bu çirkin saldırıyı amasız, fakatsız kınıyoruz. Adaletin hüküm sürdüğü bir ülke istiyorsak; nefret suçlarına karşı amansız bir mücadele verilmelidir. Zonguldak’taki işçilerin can güvenlikleri derhal sağlanmalı, failler hak ettikleri cezayı almalıdır.

Unutmayalım; vicdanını kaybeden bir toplum geleceğini de kaybeder. Merhameti tek bir kesimin sırtına yüklemekten vazgeçip, hep birlikte "İNSAN" kalmayı başarmak zorundayız. Bu ülkenin gerçek barışı, birbirimize tahammül ettiğimiz gün değil; birbirimizin acısını kendi acımız bildiğimiz gün başlayacaktır.