Modern siyaset biliminin en çok hırpaladığı, ancak kitleleri peşinden sürükleme gücünü hâlâ koruyan en tehlikeli alanlardan biri ideolojik tarih yazımıdır. Özellikle 19. ve 20. yüzyılda yükselen ulus-devlet modelleri, kendi meşruiyetlerini inşa edebilmek adına toplumsal hafızayı adeta yeniden dizayn etmişlerdi. Bu süreçte, devletlerin resmi eğitim aygıtları vasıtasıyla topluma şırınga ettiği "resmi tarih tezleri", ne yazık ki çoğu zaman bilimin, antropolojinin ve somut belgelerin önüne geçmiştir. Oysa bir bilim insanının sorumluluğu, konjonktürel safsatalara teslim olmak değil; ampirik (somut) verilerin ışığında hakikatin perdesini aralamaktır.

Bugün bölgede "Kürtler" üzerine yürütülen tartışmalara baktığımızda, iki uçta konuşlanmış dogmatik yaklaşımla karşılaşırız. Birinci uç; tekçi ve inkârcı devlet ideolojilerinin ürettiği "Kürt diye bir halk yoktur" safsatasıdır. İkinci uç ise tamamen romantik milliyetçilikle beslenen ve "Tarihteki tüm antik medeniyetler saf kan Kürt’tü" iddiasında bulunan indirgemeci yaklaşımdır.

Nesnel tarih metodu bize söyler ki; yeryüzünde hiçbir halk laboratuvarda korunmuş izole bir biyolojik yapıya sahip değildir. Halklar tarihsel süreç içerisinde melezleşir ve heterojen bir yapı kazanır. Etnogenez (halklaşma) dediğimiz bu bilimsel gerçeklik, Kürt halkı için de geçerlidir. Kürt kolektif kimliği; Mezopotamya, Zagros ve Toros dağ silsilesinde derin izler bırakmış olan Subarular, Gutiler, Medler ve Urartular gibi birçok kadim topluluğun coğrafi, kültürel ve toplumsal devamlılığı içinde şekillenmiş günümüz Kürt kimliğini oluşturmuştur.

Örneğin antik Grek, Latin, Asur ve Sümer kaynaklarında ortak bir kökle (Kurti, Kardukhai, Kyrtiae) tescil edilen 5000 yıllık coğrafi süreklilik, ampirik bir gerçektir. M.Ö. 4. yüzyılda Ksenofon’un Anabasis’inde bahsettiği "Karduklar" ya da Strabon’un haritasında çizdiği "Korduene" bölgesi, bugünkü Kürt coğrafyasının ta kendisidir.

Buna karşın yakın tarihimiz, bilimsellikten uzak uydurmalarla hafızayı silmeye çalışmıştır. 12 Eylül dönemi askeri cuntasının bastırdığı "Beyaz Kitap"ta yer alan, karda yürürken çıkan "kırt-kürt" sesinden Kürt adının türediği iddiası veya "Güneş-Dil Teorisi" bu trajikomik safsataların en bariz örnekleridir. Oysa modern dilbilim net bir şekilde ortaya koymuştur ki Kürtçe; Hint-Avrupa dil ailesinin İranî koluna ait, kendine has ergatif yapısı ve eril-dişil gramer özellikleriyle Farsçadan bile ayrışan, 200 bin kelimeyi aşan hacme sahip bağımsız ve zengin bir dildir.

Tarihsel süreç de bu tek tipleştirici yaklaşımlardan nasibini almıştır. Şerefname gibi kaynaklar uzun süre arka planda tutulmuş, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sindeki bölgesel ve coğrafi adlandırmalar sonraki dönemin seçici tarih anlatılarında yer bulamamış, Selahaddin Eyyubi gibi evrensel figürlerin çok katmanlı kimliği tek boyutlu bir çerçeveye sıkıştırılmaya çalışılmıştır.

Gerek yeni çıkan “Geçmişten Günümüze Tüm Yönleriyle Mezopotamya’nın Kadim Halkı: KÜRTLER” kitabımda gerekse yürüttüğüm diğer akademik çalışmalarda her zaman bu metodolojik netliği ve nesnelliği savundum. Ulusların tarihsel hafızası ideolojik ön kabullerle değil, bilimsel hakikatlerle ve arşiv belgeleriyle berraklaşır. Nitekim son dönemde ülkemizde gelişen yeni diyalog zemini ve yapıcı adımlar, bu bilimsel nesnelliğin toplumsal düzlemde de karşılık bulmaya başladığını göstermektedir. Ortaya çıkan bu olumlu iklim, geçmişin kırgınlıklarını aşarak geleceğe çok daha güçlü, umutlu ve bir arada bakabileceğimiz yeni bir dönemin kapısını aralamaktadır.

Gelişmiş bir toplumsal barışın, demokratik olgunluğun ve bu başlayan olumlu süreçlerin kalıcı bir başarıya ulaşmasının ilk adımı; geçmişin getirdiği karmaşık tarihi yapıyı ampirik (somut) verilerin ışığında soğukkanlılıkla analiz etmek ve bu coğrafi zenginliği ortak bir değer olarak kabul edebilmektir. Hakikatle ve bilimsel verilerle tahkim edilmiş bir kültürel ortaklık, geleceğin müreffeh ve huzurlu Türkiye’si için en sarsılmaz zemin olacaktır.