Siyasetin doğasında çatışma ve uzlaşı vardır; ancak Türkiye’nin son günlerde içine çekildiği "yeni süreç" ve bu sürecin başat aktörleri arasındaki ilişki biçimi, ne siyasetin ne de sosyolojinin bilinen kurallarıyla açıklanabilmektedir…!

Bugün, sahnede izlediğimiz krizler; karşılıklı sert demeçler ve DEM Parti-MHP hattındaki bazen uyum, bazen de gerilim, aslında devasa bir dekorun parçasıdır. Perde arkasında ise dikkatli gözlerin görebileceği bambaşka bir gerçeklik yatmaktadır…

Tam bir danışıklı dövüş ve koşulsuz bir teslimiyetin tescili, Kardeş Halkların, geleceğinin teminatı olmaktan uzaktır. Bu siyasi tarihte, adı konulmamış; şartsız bir İtaatin Anatomisidir.

Korkutucudur; çünkü anlaşmanın şartları, ortada yoktur; bu sessizlik, sadece, film arası kısa bir mola mahiyetindedir. Gönül isterdi ki; Dünyevi ve Güçlü Devlet Kibrinden uzaklaşılarak; kalıcı ve bin yıllık kardeşliğe bir daha kurşun sıkılmamak üzere; taahhüt edilmiş, bir ahde dayalı olsun.!

Emir-Komuta Zinciri içinde ve Siyaseten; Sayın Devlet Bahçeli’nin, Öcalan’a yönelik; "PKK’yı feshet, silahları göm sonradan da umut hakkını kullanırsın çağrısı, siyaset tarihine geçecek bir ezber bozmadır.

Ancak, asıl çarpıcı olan, bu çağrının içeriği değil, İmralı’dan gelen yanıttır. Normal şartlarda bir müzakere, karşılıklı talepler ve tavizler üzerinden yürür. Oysa burada gördüğümüz manzara, siyasi bir stratejiden ziyade, bir "emir-komuta" ilişkisini çağrıştırıyor. Öncelikle, Kürtleri, sadece Öcalan temsil ediyor gibi, Devletin, onu tek muhatap olarak kabulü, yanlıştır. Onun için “terörist başı” tabirini kullanan Devletin, Kürt Halkını temsilen Öcalan ve onun partisinin muhatap alınması; bütün Kürtlerin, onlardan yana olduğunun kabulünü beraberinde getirir ki, bu anlayışın aynı zamanda incitici bir yanı olduğunu da kabulü gerekir.

Öcalan, hiçbir somut karşılık vaat edilmeden, kendisine uzatılan "şartları" bir mürid sadakatiyle, hatta, daha ötesine geçerek; bir biat kültürüyle kabul etmiş olması; akıllara; binlerce Kardeş Türkün ve Kürdün ölümünü beklemeden; Anaların yüreği yanmadan; bu anlaşma sağlanamaz mıydı? Sorusunun yanıtı gelmektedir.

Bu durum, sadece silahların bırakılması meselesi değildir; bu, bir siyasi hareketin, on yıllardır inşa ettiği ideolojik bagajın, bir çırpıda çöp sepetine ölçmeden biçmeden taraflar ikna edilmeden stılması; tarafların, kinlerini geçici bir süre nadasa bırakılmasından başka bir şey değildir.

Biz, Yeni Yüzyıl Partisi olarak, en kötü anlaşmayı, dahi savaştan ve çatışmadan daha rüçhan ve makul görürüz; Ancak şunun da unutulmaması gerekir ki; bir barışın kalıcılığı; sınırları çizilmiş anlaşmalarla mümkündür. Ucu açık her anlaşma, taraflara verilmiş ileri zamandaki çatışma tavizidir…

Kardeş Kürt ve Türk Milleti, Öcalan ve örgütlerinin şiddet ve terörünü ret ettiği gibi, Öcalan ve örgütlerinin haklı ve meşru ulusal değerlere ve statü talebine ihanetlerini de ret etmektedir…

Çünkü Tarihsel gerçekçilik; ve

Kürd Sosyolojisi, Öcalan’ın bu süreçteki geri adımları, sadece taktiksel bir duruş değişikliği değil, bir erteleme planıdir.

Yıllardır ulus devlet eleştirisi yapan, demokratik konfederalizm diyen bir iradenin; bugün federasyon, otonomi ve hatta temel kültürel taleplerin dahi, Kürt sosyolojisine uygun değil diyerek ; reddetmesi, kelimenin tam anlamıyla, büyük bir siyasi hatadır.

Her iki kardeş halkın, düşmanlığını ertelemek suretiyle, körüklemeye; Daha Şiddetli Bir Savaşı, ileri bir zamana ertelenmek suretiyle mahfuzu; tamamen bir strateji yoksunluğudur.

Kürt halkının bu güne kadar gelen varlık mücadelesini, sistemin bekasına kurban eden bu yaklaşım, Rojava için de aynı "teslimiyet reçetesini" sunmaktadır: "Şam rejimine entegre olun, hayallerden vazgeçin." Şeklindeki, Bu söylemi, esasen, Türkiye’nin kabul etmemesi ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki tüm Kürtlere hamilik yapması ve Ortadoğu’nun Süper Devleti, olması gerekir ki; Kürtlerin sahip oldukları yeraltı ve yerüstü kaynaklarından kendisi istifade etsin; dış dinamiklerin söz hakkı olmasın.

Bu strateji, aynı zamanda, binlerce yıldan beri gelen, bir kardeşlik hukukunun da gereğidir.

Türkiye’nin Ulusal Bütünlük yönünden, Kürtleri, bir tehlike olarak görmesi; yanlıştır. Bu tavır, Kürtleri, Ülkemize muhalif olsa da Ortadoğu’daki yabancı dinamiklerle ittifaka girme sürecine adeta mecbur bırakmaktadır. Türkiye’nin bu paranoyadan derhal vazgeçmesi Evleviyetle elzemdir.

Bir gerçek daha varki; onu, kabul etmekten başka çare bulunmamaktadır. O da, Ortadoğu’da, Kürd dinamiklerinin bir siyasi ve Askeri özne olduğu gerçeğinin kabulüdür.

Bunu, Kürt Kimliğinin ve Ulusal Haklarının kabulu ve bu dinamikleri, Ülkemizin emrine alma stratejisinin geliştirilmesi kabiliyetine bağlıdır. Yoksa, inkar ve onları tanımadan çıkarıp, egemen yapıların içerisinde eriyen bir nesneye dönüştürme projesinin geliştirilmesi, hem kardeşlik hukukuna aykırı, hem de güven kaybına sebebiyet vereceğinin izahı bulunmamaktadır.

Kürt Kimliğinin reddi, Kürt Dilinin, Farsça’nın bozulmuş halidir şeklindeki İlkel yaklaşımlar, miadi dolmuş; anti bilimsel yaklaşım ve tespitlerdir. Red ve İnkar Politikaların, müflis hale geldiği; yaşadığımız deneyimlerle sabittir. Bu yaklaşımların, Fert ve toplum olarak bizleri, kırk yıl gerilere attığı izahtan varestedir.

Bir halkın varlığının en belirleyici özelliği ve temel nişanesi olan dilini; bilim dili olamayacak kadar ilkel olarak yaftalamak, Ancak Öcalan gibi bunamış bir şahsın dönek yaklaşımı olabilir. İslami bir yaklaşımla, öncelikle Allah’ın yarattığı; hiç bir varlığı inkar edemeyeceğimiz gibi, onun anlaşma aracı olan, dilini de inkar edemeyiz. Kaldı ki; İletişimi sağlayan her dil, Eğitim dili olma özelliğine haizdir.

Kürt halkı için bunun eğitim dili olamayacağı söylentisi; fıtrata aykırı bir yaklaşımdır; bir halkın geleceğini ve hafızasını gönüllü olarak feda etmektir. Bu, bir asimilasyon politikasıdır; Kardeşlik hukukuna aykırıdır. Biz, kardeşçe, binlerce yıldır, rızaya dayalı birlikte yaşamayı, tercih etmiş iki kardeş halkız…!

DEM Parti, Kula Kul olma Siyasetinin Sessiz Figüranı olarak,

bu vahim tablo karşısında kendini nasıl bir "irade" olarak tanımlıyor doğrusu anlamış değiliz.

DEM Parti ve diğer yapılar nerede duruyor? Maalesef, karşımızda koca bir duvar var.sessiz duran bir heykel.!

Hükümete karşı, yüksek perdeden "demokrasi" nutukları atanların, İmralı’dan gelen bu tasfiye planına karşı, tek bir itiraz cümlesi kuramama, Kürt siyasi tarihindeki en büyük çelişkilerden biridir. Kendi siyasi iradesini tek bir kişiye ipotek edenlerin, dışarıda "özgürlük mücadelesi" veriyormuş gibi yapmaları, halkın zekasıyla alay etmekten başka bir şey değildir.

Görünen o ki; Öcalan sus dediğinde kuzu kesilenler, konuş denildiğinde sadece kendilerine verilen suflör metnini okumaktadırlar.

Sonuç itibariyle; Güdük ve kitle psikılolojisinden yoksun bir Siyasetin Sonundan başka ne beklenebilir ki…!

Bugün sergilenen bu tiyatro, ülkenin, köklü meselelerini çözmekten ziyade, mevcut güç dengelerini tahkim etmeye yöneliktir; bu da tehlikenin ileri bir zamana ertelenmesidir.

Bir tarafta, sertlik yanlısı maskesiyle statükoyu koruyanlar, diğer tarafta ise tüm iddialarından vazgeçmiş, "teslimiyetçi" bir irade...!

Gerçek bir siyasi iradeden bahsetmek için, önce size çizilen o dar sınırların dışına çıkma cesaretini göstermeniz gerekir. Kendi kimliğini, dilini, kültürünü, tarihini ve ulusal statü hedeflerini bir çırpıda silen bir iradeye "peki" diyenler, tarihin tozlu sayfalarında ancak birer figüran olarak anılacaktır. Bu tavır Türk ve Kürt halklarının dostu olan bir yaklaşım değildir.

Bu sessiz teslimiyet, güdük bir siyasetin iflas ilanıdır…!