İnsan, çoğu zaman kendini bilen bir varlık olarak tarif eder. Oysa hakikat daha serttir:

İnsan, bildiğini zannedebilen, bildiğini taşıyamayabilen, taşıdığını yanlış yere kullanabilen ve nadiren de olsa bildiğiyle özdeş bir varlığa dönüşece şekilde yaratılmıştır.

Bu yüzden insanı anlamak için “ne biliyor? sorusu yetersizdir.

Asıl soru şudur:

Bilgi, insanda hangi forma dönüşüyor ve ne işe yarıyor?

Zan mı?

Söz mü?

Fiil mi?

Yoksa şahsiyet mi?

Bu dört form, insanın dört mertebesini doğurur:

Bilmeyenler, bilenler, yapabilenler ve olabilenler. Fakat bu basit bir sınıflandırma değil; bir hakikat sınavıdır. Bilmeyenler, bu kategorinin en tehlikeli formudur.

Cehalet, sanıldığı gibi adi bir boşluk değildir. Bu Boşluk, doldurulabilir. Fakat cehaletin en tehlikeli hâli, yanlışlarla dolu olmaktır. Bu insanlar bilmezler; fakat bilmediklerini de bilmezler.

Daha kötüsü, bilmedikleri şeyi, yani boşluğu dolduran curufları da bilgi gibi taşırlar. Onların zihni: Parçaları, bütün zanneden, zanları, hakikat yerine koyan, duyduklarını, ölçü sanan bir yapıdadır.

Bu yüzden, konuşmaları bilgi üretmez, gürültü üretir ve hakikat açısından en kritik kırılma burada oluşur. Hakikatin düşmanı çoğu zaman yalan değil; yanlışın doğru gibi konuşulmasıdır.

Bakara Suresi.78:

Onların arasında, kitabı bilmeyen cahiller vardır. Bildikleri, sadece kendilerine anlatılan asılsız kuruntulardır. Onlar, sadece zanda bulunuyorlar.

Bu tipoloji: Duyduklarını ve kanaatini, delilin yerine koyar; cesareti, ehliyet zanneder; konuşmayı, bilmekle karıştırır.

Fakat asıl tehlike şudur:

Bilmeyen, sadece kendini karanlıkta bırakmaz. Etrafını da karartır. Çünkü hakikat, sükunet ister.

Cehalet ise gürültü üretir ve gürültü arttıkça, hakikatin sesi kaybolur. Bilenlerin olduğu yerde, hakikat sorumluluktur.

Bilmek, bir ayrıcalık değildir. Bilmek, bir yükümlülüktür. Çünkü hakikat bilgisi, insanı özgürleştirmeden önce onu, sorumlu kılar.

Bu mertebede, iki tip insan ortaya çıkar:

Bir tanesi, hakikati taşımayan bilenlerdir. Bunlar bilirler, hatta doğru bilirler.

Ama bilgi, onların hayatına inmez, zihinlerinde ve dillerinde kalır.

Bu yüzden: Doğruyu tarif ederler ama yaşamazlar, hakikati anlatırlar ama temsil etmezler, analiz ederler ama dönüştürmezler.

Onlar için bilgi: Bir yaşam ölçüsü değil, bir zihinsel süstür.

Şuara Suresi. (225-226) “Onların her vadide başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?”

Bu tipoloji, toplumda çoğu zaman “aydın” olarak görülür. Fakat hakikat açısından eksiktirler. Çünkü, hakikat, anlatılmak için değil; yaşanmak ve taşınmak için vardır.

Diğeri ise hakikati yaşayan bilenlerdir. Bunlar, bilginin yükünü ve mesuliyetini kabul edenlerdir. Bilgi, onların sadece dilinde değil; davranışlarında da görünür. Onlar için bilgi, bir iddia değil, bir ölçüdür; doğru bir fikir değil, bir yaşam biçimidir.

Bu insanlar hakikati, sadece savunmaz, onu temsil ederler; doğruyu sadece söylemezler onu taşırlar; sadece bilmezler, ona dönüşmeye başlarlar.

İşte burada kritik bir eşik aşılır; bilmek, yapabilmeye dönüşür.

Ama henüz tamamlanmamıştır.

Çünkü yapabilmek, olmak değildir. Doğal ve doğru ameliyeyi bilmekle başlar, yapabilmeye ve sonra da olmaya ulaşır.

Yapabilenler için kritik kavşak, gücün ve sapmanın kesiştiği yerdir.

Yapabilmek, insanın dünyaya müdahale edebilme gücüdür.

Bu mertebe, etki üretme imkânına sahiptir.

Fakat burada, en büyük yanılgı şudur: Yapabiliyorsam, doğrudur. şeklindeki çıkarımdır…!

Hayır, yapabilmek, sadece güçtür, hakikati garanti etmez.

Bu yüzden yapabilenler ikiye ayrılır:

İlki hakikat referanslı yapabilenlerdir. Bunlar, davranışlarını hakikatle çerçevelemiş olanlardır.

Onların yaptıkları ölçülüdür, Hesap verebilir ve iç tutarlılığa sahiptir.

Bu insanlar sadece etkili değildir; isabetlidir.

Yaptıkları şey: Sadece sonuç üretmek değil,

doğru sonuç üretmektir.

Asr Suresi.2:

Gerçekten insan, ziyandadır.

Asr Suresi.3:

Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine, hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.

Diğeri ise yanlış referanslı yapabilenlerdir.

Bunlar, tarihin en tehlikeli insanlarıdır. Çünkü güçleri vardır, üretirler, etki oluştururlar. Ama referansları, hakikat değildir.

Bu yüzden: Başarıları vardır ama yönleri yoktur, etkileri vardır ama hikmetleri yoktur, güçleri vardır ama adaletleri yoktur.

Ve en kritik gerçek:

Yanlış referansın, yüksek kapasite ile birleşiminden, sistematik sapma doğar…!

Bu insanlar, dünyayı değiştirebilir. Ama doğruya değil, sapkınlık istikametine doğru değiştirirler.

Olabilenler ise insanın fıtri aslına dönüştüğü yerdedirler. Olmak…

İnsanın en nadir ulaştığı mertebedir.

Bu artık sadece davranış üretmek değildir. Bu, davranışın meleke ve tabiat hâline gelmesidir.

Artık insan, doğruyu yapmak için çabalamaz, doğru, ondan doğal olarak çıkar.

Çünkü: Yapmak, dışsal bir eylemdir. Olmak, içsel bir inşadır.

Fecr Suresi.27:

Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,

Fecr Suresi.28:

Râzı edici ve râzı edilmiş olarak Rabbine dön!

Fecr Suresi.29:

Artık kullarımın arasına gir.

Vakıa Suresi.10:

Ve o sâbıklar, sâbıklar! (Öncüler)

Vakıa Suresi.11:

İşte, onlar (Allâh'a) yaklaştırılanlardır.

Bu mertebede insan iki yoldan birine kesin olarak yerleşir:

Hakikatle olanlar; bilgiyi davranışa, davranışı ahlak ve şahsiyete, dönüştürmüş olanlardır. Onlarda: İç ile dış uyumludur, söz ile hâl arasında mesafe yoktur, güzel ve yüksek ahlak bir tercih değil, bir tabiat hâlidir.

Bu insanlar: Hakikati anlatmazlar, hakikat, onlarda tezahür eder.

Sapmayı tercih edenler de "olmuş olabilirler” Bunlar; kibre, bencilliğe, pragmatizme, güce, menfaate, ham ve azgın bir nefse sahip olmuşlardır.

Onlar da tutarlıdır.

Ama bu tutarlılık: Hakikate değil, sapmaya sadakattir.

Bu yüzden, en sert soru burada ortaya çıkar:

Her “olmuşluk”, değerli midir?

Hayır. !

Asıl mesele:

Neye dönüştüğündür.

İnsanın gerçek yolculuğu, şu dört mertebe arasında dolaşır:

Bilmeyenler, zan üretirler.

Bilenler, hakikati görürler.

Yapanlar, dünyaya müdahale ederler.

Olanlar ise hakikatin kendisine dönüşürler.

Fakat bu bir ilerleme garantisi değildir.

Çünkü:

Bilgi, davranışa dönüşmezse, yük olur.

Davranış, hakikate dayanmazsa, sapma olur.

Sapma, süreklilik kazanırsa, karakter olur.

Ve ahlak ve karakter insanın hayatını yazar.

İnsan, kendine şunları sormadıkça bu yolculuk başlamaz:

Bildiğim şey, hakikat mi, yoksa, bana ait zanni bir kurgu mu?

Bildiğimle yaşıyor muyum, yoksa sadece konuşuyor muyum?

Yaptığım şey doğru mu, yoksa sadece mümkün bir rutin mi?

Ve en sarsıcı olanı:

Ben ne oluyorum ve neye dönüşüyorum?

Çünkü insanın asıl meselesi bilgi değildir.

Meselesi sadece eylem de değildir.

İnsanın asıl meselesi:

Ahsen-i amel işleme sınanması, neyin şahitliğini yaptığı (temsil ettiği)

ve hangi hakikatin sureti hâline geldiğidir.