ABD ile İran arasında ilan edilen iki haftalık ateşkes, çatışmaların yeniden başlama ihtimali tamamen ortadan kalkmamış olsa da, yaklaşık 40 gün süren yoğun savaşın ardından bölgeye bir nebze de olsa rahat bir nefes aldırdı. İran yönetimi, ABD’ye duyduğu güvenin ciddi biçimde zedelendiğini ifade etmesine rağmen, mevcut koşullar altında ateşkese dünden razıydı. Bu bağlamda asıl analiz edilmesi gereken husus, ABD’nin bu ateşkese hangi stratejik saiklerle onay verdiğidir.

Sahadaki askerî gelişmeler incelendiğinde, İran’ın geliştirdiği balistik füzeleriyle ABD’nin Orta Doğu’daki askerî varlığına beklenenden daha fazla zarar verdiği ve öngörülenden daha uzun süreli bir direnç sergilediği görülmektedir. Özellikle İran’ın Hürmüz Boğazı’nı bir jeopolitik baskı unsuru olarak devreye sokması, ABD’nin bölgesel müttefiklerinin çatışmaya doğrudan katılım göstermemesi ve NATO’nun tarafsız kalma yönündeki açıklamaları Trump’ı kızdırırken Washington yönetimini daha temkinli ve çok katmanlı bir strateji izlemeye yöneltmiştir. Böylece Trump NATO’ya Hürmüz Boğazı konusunda aktif rol alması noktasında bir mesaj da iletmiş oldu.

ABD’nin ateşkesi kabul etmesi, yalnızca sahadaki askerî dengelerle değil, aynı zamanda uzun vadeli jeopolitik hesaplarla da ilişkilidir. Bu süreçte İran’ın idarî, ekonomik ve askerî kapasitesinin ciddi ölçüde zayıflatıldığı; üst düzey devlet kadrolarında önemli kayıplar yaşandığı değerlendirilmektedir. Ancak rejimin tamamen çökertilmesi yerine kontrollü bir şekilde zayıflatılması, ABD açısından daha rasyonel bir tercih olarak öne çıkmaktadır.

Bu çerçevede İran’da öne çıkan üçlü liderlik yapısı—Mesut Pizişkiyan, Muhammed Bakır Kalibaf ve Abbas Arakçi—yeni dönemin belirleyici aktörleri olarak değerlendirilebilir. Pizişkiyan’ın görece reformist eğilimleri, Arakçi’nin diplomatik tecrübesi ve Kalibaf’ın kurumsal gücü, İran’ın müzakere sürecinde daha pragmatik bir çizgiye yönelmesine zemin hazırlayabilir. Bu bağlamda literatürde “PAK rejimi” olarak adlandırılabilecek bu yapı, İran siyasetinde kolektif liderlik modeline işaret etmektedir.

Öte yandan, dinî liderlik makamında yaşanan belirsizlikler de bu dönüşüm sürecini hızlandırmaktadır. Mücteba Hamaney’in sağlık durumuna ilişkin tartışmalar ve liderlik kapasitesine yönelik soru işaretleri, dinî otoritenin daha sembolik bir konuma gerileyebileceği ihtimalini güçlendirmektedir. Bu durum, İran siyasal sisteminde fiilî güç merkezinin yürütme ve güvenlik bürokrasisine kaymasına yol açabilir. Yani PAK rejimi bir geçiş süreci yönetimi olacak bir yandan da dini liderlik makamının da varlığı sembolik olarak devam edecek. Bunun nedeni de halk nezdindeki anlamı ve etkisidir diyebiliriz.

Ateşkesin kalıcı hâle gelmesi durumunda dahi İran’ın kısa vadede toparlanması zor görünmektedir. Bununla birlikte Tahran yönetiminin en önemli stratejik kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisini koruma konusunda tavizsiz bir tutum sergilemesi beklenmektedir. Müzakerelerde, İran’ın dondurulmuş finansal varlıklarının serbest bırakılması karşılığında boğaz üzerindeki kontrol mekanizmalarında esneklik göstermesi olasıdır. Bu süreçte Babülmendep Boğazı ve Yemen sahasının da pazarlık unsurları arasına girmesi kuvvetle muhtemeldir.

Nitekim mevcut ateşkesin iki temel ekseni bulunmaktadır: birincisi Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ve işleyişi, ikincisi ise İran’ın nükleer programına ilişkin belirsizliklerdir. ABD’nin bu ateşkese onay vermesinin arkasında, yalnızca İran’ı sınırlamak değil, aynı zamanda Körfez ülkeleri ve NATO müttefiklerine yönelik stratejik bir mesaj iletmek de bulunmaktadır.

ABD’nin uzun vadeli stratejisinin, İran rejimini doğrudan devirmekten ziyade, onu kontrollü bir şekilde zayıflatmak ve bölgesel aktörleri daha fazla sorumluluk almaya zorlamak olduğu söylenebilir. Bu bağlamda Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek bir kriz, enerji arz güvenliği açısından küresel ölçekte ciddi sonuçlar doğuracaktır. Günlük yaklaşık 20 milyon varil petrolün geçtiği bu hattın kesintiye uğraması, özellikle Avrupa ve Asya ekonomileri üzerinde ağır baskı oluşturacaktır.

İsrail’in bu denklemdeki pozisyonu ise daha dolaylı ancak stratejik açıdan kritik bir nitelik taşımaktadır.

ABD-İran müzakerelerinin Pakistan’da yürütülmesi ve İsrail’in ABD’de Lübnan ekseninde ayrı bir müzakere sürecine hazırlanması, Tel Aviv yönetiminin önceliğinin sahadaki kazanımlarını konsolide etmek olduğunu göstermektedir. Yani İsrail ele geçirdiği topraklarda kalıcı olma amacı peşinde. Aynı zamanda İsrail, ABD’nin İran ile yapacağı olası bir anlaşmanın kendi güvenlik çıkarlarını zedelememesi için diplomatik baskı kurmaya devam edecektir.

Geçmişte Venezuela örneğinde görüldüğü üzere, ABD’nin kamuoyu önünde yürüttüğü söylemler ile sahadaki operasyonel hazırlıkları eş zamanlı ilerleyebilmektedir.

Amerika Başkanı Donald Trump’ın neredeyse her gün kameraların karşısına geçip Nicolas Maduro’yu tehdit ettiği dönemde aslında çoktan Maduro Operasyonu için düğmeye basılmıştı.

Bir yandan gündem değerlendirmesi yapılırken bir yandan da Maduroyu ele geçirme planı devreye girmişti bile.

Bu nedenle İran ile yürütülen müzakerelerin devam ettiği bir süreçte olası bir sınırlı kara harekatının olması da sürpriz olmaz gibi görünüyor.

Sonuç olarak, küresel güç dengelerinin enerji kaynakları üzerinden yeniden şekillendiği bir döneme girildiği açıktır.

Venezuela, 303 milyar varillik kanıtlanmış petrol rezerviyle dünyada ilk sırada yer alırken, Suudi Arabistan 267 milyar varil petrol rezerviyle ikinci sırada , İran 208 milyar varil ile üçüncü sıradadır. Venezuela’nın en büyük petrol alıcısı Çin’in yerini ABD aldı.

Çin’in İran petrolüne olan bağımlılığı devam etmekte; yaptırımlara rağmen günlük 1,4–1,5 milyon varil seviyesinde ithalat gerçekleştirilmekteydi.

Bu durum, enerji jeopolitiğinin uluslararası ilişkilerde belirleyici rolünü sürdürdüğünü açıkça ortaya koymaktadır.

Sürecin sonunda İran’da da Çin’in yerini ABD alır mı bunu zaman gösterecek.