DİYARBAKIR HABER - 12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 46 yıl geçmesine rağmen, dönemin en karanlık ve vahşi insan hakları ihlallerine sahne olan Diyarbakır E Tipi (5 Nolu) Cezaevi’nde yaşananların izleri tazeliğini koruyor. 1981-1984 yılları arasında bu cezaevinde tutuklu kalan Kürdistan Mala Meye Grubu üyesi Paşa Akdoğan ile darbe günlerini, hücrelerde maruz kaldıkları sistemli işkenceleri ve cezaevinin bir "Hafıza Müzesi"ne dönüştürülmesi için yürütülen çalışmaları konuştuk.
"12 Eylül’ü yapan karanlık zihniyet hiçbir zaman muvaffak olamadı" diyen Akdoğan, hem geçmişle yüzleşmenin önemine dikkat çekiyor hem de gelecek kuşaklara bir daha benzer acıların yaşanmaması için tarihi bir uyarıda bulunuyor. İşte Diyarbakır 5 Nolu’nun canlı tanığıyla gerçekleştirdiğimiz sarsıcı röportaj:

12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleştikten sonra o dönemi nasıl algıladınız ve gözaltına alınma süreciniz nasıl başladı?
“Ben de öncelikle Kürdistan Mala Me Grubu adına size teşekkür ediyorum. Böyle bir imkanı bize sağladığınız için 46 yıl sonra da olsa yaşadıklarımızı tekrar aktarırken o günler gözümüzün önünden bir film şeridi gibi geçiyor. 1980 faşist askeri darbesinden sonra bizim kuşağımız ilk kez bir darbe yaşadı. Biz daha önceki darbeleri basından, şuradan buradan duyuyorduk. 12 Eylül askeri faşist darbesini gerçekleştiren 5 general ve arkalarındaki güçlerin asıl hedefinin Doğu ve Güneydoğu üzerinde bir terör estirmek, burayı projelendirmek olduğunu çok sonradan süreç içerisinde algıladık.

Darbenin ardından 7. Kolordu Komutanlığına Özel Harp Dairesi yetişmeli Kemal Yamak atandı. Kemal Yamak, Kıbrıs’ta ve başka yerlerde terör estiren ekibini Diyarbakır’a getirdi ve bu ekip ne yazık ki 5 Nolu Cezaevi’ne konumlandırıldı. Ben 1981’in sonlarında Diyarbakır’da gözaltına alındım. O dönemde Özgürlük Yolu davası içerisindeydim. Diyarbakır’da Mehdi Zana’yı, Urfa’da Edip Safter Gaydalı’yı, Batman’da Edip Sözen’i belediye başkanı seçtiren bir toplumsal uyanış vardı. Bu gelişmeler karanlık güçleri harekete geçirdi. Gözaltına alındıktan sonra 33 gün Kurtoğlu’nda, ardından 10-15 gün İstikam’da kaldım. Sıkıyönetim Mahkemesi’ne çıkarıldıktan sonra tutuklanarak 5 Nolu Cezaevi’ne gönderildik.”
5 Nolu Cezaevi’ne ilk gittiğinizde nasıl bir ortamla karşılaştınız? Cezaevindeki genel durum neydi?
“Biz 5 Nolu’ya gittiğimizde Esat Oktay’ın en vahşi terör estirdiği, en kızgın dönemdi. Cezaevine vardığımızda hemen hemen herkes kurallara uymuş, teslim alınmış bir düzen vardı. Bekir Kete’den Kemal Pir’e kadar herkes bu kurallara uymak zorunda kalmıştı; cezaevi tamamıyla çökmüştü. Biz içeri girerken dışarıda ne olup bittiğini tam bilmiyorduk. Koridorda bir adam, yanında bir köpekle yüzlerimize bakarak geçti ve "Çocukları banyoya alın" dedi. Biz de safça dedik ki, "Herhalde burası askeri bir okul, hastalık olmasın diye bizi banyoya alıyorlar." İşin aslını içeri girince anladık.”

Cezaevindeki ilk anlarda ve ilerleyen günlerde nasıl bir işkence sistemi uygulandı?
“Bizi üç-dört katlı hücreler kısmına götürdüler. Koridorda eli sopalı 30-35 tane asker kıyafetli işkenceci bekliyordu. Ellerindeki sopaların üzerinde "Christie Haider", "Ajda Pekkan", "Komando Okulu" gibi yazılar vardı. Önce "Soyunun" dediler. Arama yapacaklar sandık. Eşyalarımızı koyduk, çantalarımızdaki diş macununu, tıraş kremini sıktılar, Kızılderililere yapılan muameleler gibi çizdiler.
Sonra İstiklal Marşı'nı okutmaya başladılar. "Bölünüyorsunuz" deyip dayağa başladılar. Ardından insanlık dışı şeylerle karşılaştık; insanları hassas organlarından birbirine bağlayıp işkence yaptılar. Arkadaşların bedenleri o coplardan sipsiyah olmuştu. Hücrelerin yarıya kadarı özel olarak rögar/lağım suyuyla doldurulmuştu. Dayaktan sonra insanları o lağımın içine atıyor, asker postallarıyla kafalarına basıp batırıp çıkarıyorlardı. Bir-iki kişilik hücrelerde 30-35 kişi kalıyorduk. Uzanmak, dinlenmek, yemek yoktu.”
Sadece siyasi tutuklular mı bu muameleye maruz kalıyordu, yoksa ayırım yapılmaksızın herkese mi uygulanıyordu?
“İster siyasi ol, ister çoban, ister halktan biri... Hiç fark etmiyordu. Okumuş-okumamış ayrımı yoktu; köylü de çoban da aynı işkenceye maruz kalıyordu. Bir gün büyük kazanlarla yemek getirdiler. Ekmek yoktu ama dedik ki "Yemek nimettir." Kuru fasulye veya nohuttu. Ağzımıza aldığımızda anladık ki yemeğin içine kasten deterjan doldurmuşlar. Tamamen psikolojik ve fiziksel imha üzerine kurulu bir sistemdi”

Aradan geçen 46 yılın ardından bugün 5 Nolu Cezaevi’nin hafıza müzesine dönüştürülmesi çalışmaları ne durumda?
“12 Eylül’ü yapan karanlık zihniyet ve ideoloji hiçbir zaman muvaffak olamadı, biz muvaffak olduk. Bugün o işkence merkezini halkımızın hafızasına sunmak için çalışıyoruz. Ben Hafıza Müzesi Danışma Kurulu üyesiyim. Çalışmalar hızla sürüyor; hedefimiz Mart-Nisan 2027 gibi açılışı gerçekleştirmek. Cumhurbaşkanı’nın da katılımıyla bir açılış yapılması planlanıyor. 12 Eylül yıldönümünde açılış olacağı yönündeki söylentiler ise doğru değil”
Son olarak kamuoyuna ve gelecek nesillere vermek istediğiniz mesaj nedir?
“Bu ülkede bir daha 12 Eylül gibi karanlık askeri cuntaların yaşanmaması en büyük dileğimizdir. Gerek Kürt halkı, gerek Türk halkı ve diğer tüm azınlıklar olsun; bütün insanların kardeşçe bir arada yaşamasını temenni ediyoruz. Bütün çocuklarımızın özgür topraklarda, kendi ana diliyle, kendi kimliğiyle yaşayabilmesi tek umudumuzdur. Bu müzeyi yapma çabamızın nedeni, gelecek kuşakların burada ne yaşandığını görüp unutmamasıdır. Mesele Türk halkının varlığı değildir; Almanya’da Hitler aynı şeyleri yaptı ve bugün en büyük müzeleri Alman halkı açıkça sergiliyor. Bizim de temennimiz bu hafızanın korunmasıdır. İlerleyen dönemde müze açıldığında orada da bir araya gelip bu yayınları canlı olarak yapmayı umuyoruz. Çok teşekkür ederim”




