İnsan çoğu zaman hayatın içindeki zorluklardan değil de anlatamadığı şeylerden yorulur.
Öyle herkesin gördüğü yorgunluklardan bahsetmiyorum.
Uykusuz kalmaktan, çok çalışmaktan, sorumluluklardan değil…
Daha derin bir şey bu.
Bir odanın içinde saatlerce susup hiçbir şey olmamış gibi davranmaktan…
İçinin tam ortası kırılmışken normal görünmeye çalışmaktan…
“Ben kötü biri değilim” diye kendini anlatırken, buna insanları ikna etmek zorunda hissetmenin mahcubiyetinden…
İnsan en çok kendini anlatamadığı yerde yorulur.
“ Epeyce göçebe yaşadım; sadece iki valizim oldu. Bir yığın insan tanıdım. Ama hep yalnızdım.” diyordu Didem Madak. Kalabalıklar içinde ki yalnızlığa kalemiyle dokunurken.
Bende bugün burada bir şeyler yazıyorum bir başka yerde bir şeyler anlatıyorum, bazen sitemler ediyorum bazen sadece susuyorum. Kaçı gerçekten yerine ulaşıyor beni kim ne kadar anlıyor bilemiyorum. Hayatın içinde savrulurken çok deneyimlediğim bir duygu var ki... Anlaşılmamak veya baştan uca yanlış anlaşılmak.
Bu yüzden onu çok iyi tanıyorum.
Ben iletişime inanırdım.
Anlatmaya ve anlaşılmaya; dinlemeye ve duyulmaya.
Gelin görün ki bazı yerlerde ne kadar konuşursanız konuşun duyulmazsınız.
Karşınızdaki sizi çoktan kendi kırgınlıklarıyla, kendi geçmişiyle, kendi yaralarıyla tanımlamıştır.
Sizi siz olarak değil, kafasında kurduğu kişi olarak görür.
O saatten sonra cümleleriniz havada kalır.
Hisleriniz küçümsenir.
Sustuklarınız bile yanlış anlaşılır.
Ve bir süre sonra insan şunu fark eder:
Aslında yorulduğu şey yaşadıkları değildir.
Sürekli kendini açıklamak zorunda kalmasıdır.
“Ben öyle demek istemedim…”
“Aslında kırıldığım şey başka…”
“Bir dinlesen beni…”
İnsan neden kendini sürekli savunmak zorunda hisseder ki? Neden bazı ilişkilerde insan, olduğu haliyle kabul edilmez de sürekli yanlış anlaşılır?
Bir düşünün…
Kaç kez içiniz dolu dolu konuşmak isterken sustunuz?
Kaç kez bir tartışmada derdinizi anlatmaya çalışırken konu bambaşka yerlere gitti?
Kaç kez sadece anlaşılmak istediniz ama size öğüt verildi?
Kaç kez “abartıyorsun” denildiği için hislerinizi içinize gömdünüz?
İnsan bazen kırıldığı için ağlamıyor.
Anlatamadığı, anlaşılamadığı için ağlıyor.
Çünkü bazı insanlar sizi gerçekten dinlemez.
Sadece cevap vermek için susar.
Siz içinizi açarsınız, onlar kendilerini haklı çıkarmaya çalışır.
Siz yaranızı gösterirsiniz, onlar sizin ses tonunuza takılır.
Siz “canım acıdı” dersiniz, onlar “ama benim niyetim o değildi” der.
Ve insan bir noktadan sonra şunu öğreniyor:
Bazı yerlerde ne kadar konuşursan konuş, eksik kalıyorsun.
İşte en büyük yalnızlık da burada başlıyor.
Kalabalıkların içinde olduğundan da değil…
Anlaşılmadığın insanların yanında olmaktan.
Çünkü insanı en çok yalnız hissettiren şey tek başına olmak değildir.
İçindeki onca şeyi taşıyıp kimseye dokunduramamaktır.
Bir süre sonra insan anlatmayı da bırakıyor.
Eskisi gibi uzun mesajlar yazmıyor mesela.
Saatlerce derdini açıklamıyor.
Kendini ispatlamaya çalışmıyor.
Sadece susuyor.
Çünkü bazı suskunluklar ve vazgeçişler kırgınlıktan değil, yorgunluktan olur ve insan bazen artık anlaşılmayacağını bildiği için sessizleşir.
Sürekli yanlış anlaşılınca kendi hislerinden bile şüphe etmeye başlıyor insan.
“Belki ben fazla düşünüyorum…”
“Belki gerçekten abartıyorum…”
“Belki de sorun bende…”
Oysa mesele çoğu zaman fazla hissetmek değil.
Mesele, hissedilen şeyin görülmemesi.
Bazı insanlar vardır…
Siz “kötüyüm” demeseniz bile gözlerinize bakınca anlar.
Bazılarıysa gözyaşınızı görür ama neden ağladığınızı hiç merak etmez.
Çünkü bakmak başka şeydir, görmek başka.
Duymak başka şeydir, anlamak başka.
İşte insanın yoruluyorum dediğim yer burası.
Kendisi gibi davranamadığı yer…
Duygularını filtrelemek zorunda kaldığı yer…
Sürekli güçlü görünmeye çalıştığı yer…
Kırılmışken bile “iyiyim” rolü yaptığı yer…
Özellikle güçlü görünmeye alışmış insanlar vardır ya…
Herkes onları iyi sanar hani.
Çünkü onlar ağlarken bile toparlar kendini.
Kimseyi rahatsız etmemeye çalışır.
Kendi acısını bile sessiz yaşar.
Ama en ağır yükü de onlar taşır.
Çünkü kimse güçlü görünen insanın da yorulabileceğini düşünmez.
Bir insanın içinde ne kadar sustuğunu dışarıdan anlayamazsınız.
Bazıları kahkahalarının içine saklar yorgunluğunu.
Bazıları çocukları uyuduktan sonra ağlar sessizce.
Bazıları kalabalık sofralarda bile kendini ait hissetmez.
Ve en acısı da
İnsan bazen en çok da o en çok sevdiği yerde anlaşılmaz.
Belki bir eşte…
Belki ailede…
Belki yıllardır hayatında olan bir insanda… Belki o en çok seven benim diyenlerde.
İnsan en çok da “beni tanıyor” dediği kişiye kendini anlatamadığında kırılıyor.
Çünkü yabancının anlamaması can yakmaz da “o beni biliyor” dediğin kişinin seni hiç tanımadığını fark etmek insanın içini sessizce çökertir.
Sonra insan değişiyor.
Eskisi kadar hevesli konuşmuyor.
Daha az anlatıyor.
Daha az açıklıyor kendini.
Çünkü insan zamanla şunu öğreniyor:
Anlaşılmak için çırpınmak da tüketiyor.
Ve bir gün geliyor…
İnsan sadece huzur istiyor.
Kendisini anlatmak zorunda kalmadığı bir yer…
Yanlış anlaşılmaktan korkmadığı bir ilişki…
Susunca bile anlaşılabildiği bir kalp…
Çünkü insanın gerçekten “evim” diyebileceği yer birazda anlaşıldığı yerdir.
Bugün herkes konuşuyor ama kimse kimsenin içine bakmıyor.
Herkes bir şey anlatıyor ama kimse gerçekten anlamaya çalışmıyor.
İnsan bir süre sonra kırıldığı şeyi değil, anlatamamayı dert ediyor.
Kendini sürekli tercüme etmekten yoruluyor sonrada yavaş yavaş susmayı öğreniyor.
Ama bilin ki her sessizlik huzur değildir.
Bazı sessizlikler vazgeçmektir.
Bazıları kırgınlıktır.
Bazıları ise artık yorulmuş bir kalbin köşesine çekilip dinlenişi…
İnsan tam burada yorulur ya işte:
Kendini anlatamadığı yerde.
Ve yazık ki bazı insanlar hayat boyu konuşur…
Ama bir kez bile gerçekten duyulmaz.
O yüzden sanırım çoğumuz artık Didem Madak’ın
Sonra içime ve hatta dışıma kapandım. Küsmek gibi bir şey. Bir çeşit gölge fesleğeni. Bir çeşit olmayan hayat… dediği yerdeyiz.
Ben uzun zamandır oradayım ama dilerim sen sevgili okur,
dilerim sen ev’ini bulursun.