Orta Doğu, tarih boyunca kan ve gözyaşıyla yoğrulmuş bir coğrafyadır. Bugün ise tarihin en kritik dönemeçlerinden birine şahitlik ediyoruz: İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları.
‘Ön alma’ denilerek takdim edilen bu adım, bir askerî hareketten ibaret değildir; meşruiyetin çöktüğünü, halkın hükmünü verdiğini ve zulmün kendi sonunu hazırladığını ilan eden apaçık bir vakıadır.
ABD halkı da bu gerçeği yüksek sesle dile getirmektedir. University of Maryland Critical Issues Poll (5–9 Şubat 2026, 1.004 kişi, ±3.5 hata payı) anket bilgilerine göre Amerikalıların yalnızca Yüzde21’i İran’a saldırıyı desteklemekte, Yüzde49’u karşı çıkmakta, Yüzde30’u ise kararsız kalmaktadır. Cumhuriyetçilerde destek Yüzde40’a ulaşırken, Demokratlarda bu oran yalnızca Yüzde6’dır; bağımsızlarda ise Yüzde21 civarındadır.
Economistin tespitine göre, (20–23 Şubat Cumhuriyetçilerde destek, daha yüksek görünse de genel eğilim, karşıtlık yönündedir. saldırı öncesi, nispi bir bölünmüşlük gösterse de ( Yüzde49–Yüzde51 ), özellikle Demokratlar ve bağımsızlar arasında savaş karşıtlığı eğilimi,ağır basmaktadır.
Bu rakamlar, yalnızca istatistik değildir. Vietnam ve Irak tecrübelerinin bıraktığı iz, ekonomik kaygılar ve vicdanın sesi bu oranlara yansımıştır. Halk yeni bir Orta Doğu savaşını istememektedir.
Oysa kader zaviyesinden bakanlar için mesele daha derindir: Zalimler başkalarına tuzak kurduklarını zannederken, aslında kendi akıbetlerini hızlandırmaktadırlar.
Bu tespit, üç temel eksende meseleyi ele almaktadır:
Meşruiyet meselesi ve halkın tepkisi
İsrail ve ABD’nin kendi kazdığı kuyuya düşmesi,
Kaderin görünmez eli ve ilahi adaletin bir tecellisidir.
Meşruiyet Meselesi ve Halkın Tepkisi;
Uluslararası hukuk bakımından saldırganlık, meşru değildir. Bir devlet ancak saldırıya uğradığında, müdafaa hakkını kullanabilir.
ABD’de savaş karşıtlığı, artık partiler üstü bir vakıadır.
Yüzde49 karşıtlık, Yüzde21 destek ve Yüzde30 kararsızlık göstermektedir
karşıtlık, Yüzde49, destek Yüzde27’dir; Demokratlarda Yüzde76 oranında güçlü bir reddediş vardır; bilgileri ise nispi bölünmüşlüğe rağmen, genel vicdanın savaş karşıtı olduğunu ortaya koymaktadır
Siyonist lobilerin tesiriyle, şekillenen siyaset, halkın iradesini dikkate almamaktadır. Tarih göstermiştir ki halkın ve vicdanın sesini yok sayan yönetimler, ağır bedel öder.
Bu saldırı, stratejik bakımdan son derece tehlikeli bir kumardır:
İktisadî neticeler: Petrol fiyatlarında artış, ABD borç yükünde derinleşme, dünya tedarik zincirlerinde sarsıntı.
Siyasi neticeler: Müttefiklerde mesafe, Avrupa ve Arap dünyasında, temkinli sessizlik, bölgede yalnızlaşma.
Tarihî ibretler: Roma’nın aşırı genişlemesi, Osmanlı’nın son dönem hataları ve Sovyetler’in Afganistan tuzağı, kudret sarhoşluğunun sonunu hazırladığını göstermektedir.
İsrail ve ABD, farkında olmadan, kendi kuyularını, kendi elleriyle kazmaktadır. Zayıflama ve iç gerilim emareleri şimdiden görünmektedir.
Kader Zaviyesinden
İslam inancına göre hadiseler ilahi hikmet dairesinde cereyan eder. Kur’an-ı Kerim’de zalimlerin planlarının kendi aleyhlerine döndüğü defalarca beyan edilmiştir:
“Onlar tuzak kurarlar, Allah da tuzak kurar.” (Enfâl, Âyet 30)
“Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin akıbetine bakmadılar mı?” (Rûm, Âyet 8)
Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmettiler.” (Âl-i İmrân, Âyet 182)
Bu hadiseler, kaderin değişmez kanununun tecellisini apaçık ortaya koymaktadır. Bu, rastgele bir oluş değil; ilahî takdirin hükmüdür.
Allah kimseye zulmetmez; İsrail ve ABD’nin saldırısı, elbette haksızdır, ancak İran da Suriye, Yemen, Irak ve Lübnan’da işlediği zulüm ve hataların faturasını ödüyor. İşte kaderin görünmez eli, zulmün sahibine dönmesini böyle tecelli ettirir.
İsrail ve ABD’nin İran’a saldırısı üç katmanlı bir krizdir:
Meşruiyet kaybı ve halkın reddedişi
İktisadî ve siyasi bir tuzak
Kaderin görünmez eli
Zulüm, kaderin gereği olarak, er veya geç sahibine döner; bunu bilenler şaşmaz.
Düşünelim, ibret alalım; tarih bir daha yaşanamaz, dersleri ise ebedidir; asla kaybolmaz.