İçinde yaşadığınız toplumu, temsil ettiğini iddia edilen, halka ya da aidiyetine karşı en basit temel sorumluluk duygusunu taşıyan, hiçbir siyasal yapı; “dava”, “devrim” ya da “direniş” adı altında sosyolojik ve jeo-politik gerçeklikten koparak sivil ölümleri kutsayamaz.

Hiçbir ideolojik anlatı, masumların kanı üzerinden üretilen bir meşruiyeti ahlaki, politik ya da insani kılamaz. Buna rağmen, Orta Doğu’da neredeyse, her silahlı yapı, kendi varlığını sürdürmenin en kestirme yolunu, tam da burada bulur: Ölümü yüceltmek, ölüyü kahramanlaştırmak ve geride kalanlara suskunluk dayatmak.

Suriye’nin Kuzey Doğusu’nda son dönemde hız kazanan savaş hazırlıkları da bu ezberin istisnası değil. Aksine, ideolojik tükenmişliğin ve siyasal çıkışsızlığın sahadaki en net göstergelerinden biri. Sahadaki gerçeklik ile örgütsel propaganda arasındaki makas açıldıkça, söylem daha sertleşiyor; “savunma” dili yerini “kutsal direniş” anlatılarına bırakıyor. Çünkü gerçeklik ikna edemediğinde, mitoloji devreye girer.

SDG’nin kendisini hâlâ “halkların özgürlük gücü” olarak sunma çabası, bölgedeki demografik, sosyal ve siyasal gerçeklikle artık örtüşmüyor. Kürtler’in, Türkmenler’n, Arap’ların ve orada yerleşik azınlıkta olan, diğer halkların gündemi, ideolojik fanteziler değil; güvenlik, ekonomik, hayatta kalma ve belirsizliğin sona ermesi. Buna karşın, örgütsel akıl, bu talepleri okumak yerine, yeni bir çatışma döngüsünü “tarihsel görev” ambalajıyla pazarlamayı tercih ediyor. Çünkü savaş, başarısız yönetimlerin en eski kaçış yoludur.

Daha da vahimi şu: Olası bir çatışmanın bedelini ödeyecek olanlar, karar alma mekanizmalarında, tek bir sözü bile olmayan siviller olacak. Çocuklar, kadınlar, zorunlu göçle hayatta kalmaya çalışan insanlar… Ama propaganda dili şimdiden hazır: Ölenler “şehit”, yıkılan evler “direnişin bedeli”, yaşanan trajedi ise “tarihin zorunlu akışı” olarak sunulacak. Böylece siyasi sorumluluk, romantik bir söylemin arkasına gizlenecek.

Bu noktada sormak gerekiyor: Hangi dava, masumların hayatından daha kutsaldır? Hangi devrim, çocuk mezarları üzerinde yükselebilir? Ve hangi direniş, temsil ettiğini, iddia ettiği toplumu felakete sürükleyerek, meşruiyetini koruyabilir?

Gerçek şu ki; silahlı yapıların ideolojik romantizmi ile bölge halklarının, yaşama hakkı arasında kapanmaz bir çelişki vardır. Kürtler’in bugün yaptığı hazırlıklar, bir savunma refleksidir. Siyasal olarak tükenmiş bir yapının varlığını şiddetle, tahkim etme çabası değildir. Bu, bir özgürlük savaşıdır; bu bir ulusal kurtuluş savaşıdır.; rehin alma siyaseti değildir.

Tarih bize, şunu defalarca gösterdi: Masumların kanı üzerine inşa edilen hiçbir yapı kalıcı olamaz. Ülkemizin zararına olmadığı sürece, Suriye’de, Kürtler ile savaşın sürdürülmesi, Kürtlerin ulusal kurtuluşuna yönelik karşı bir hamledir. Bu iklimde yürütülen bu örtülü savaşta, her sivil ölüm, aslında yeni bir ahlaki iflasın belgesidir. Ve eninde sonunda, o dava veya devrim denilen şey, geriye, sadece yıkılmış şehirler ve susturulmuş vicdanlar bırakarak çöker.

Ama ne yazık ki; silah konuştuğunda, en önce, hakikatı öldürür.

Bugün, Suriye’nin Kuzey Doğusu’nda hazırlığı yapılan ve Kürtlere karşı savaş, hazırlıkları, bir gelecek değil; geçmişte, defalarca denenmiş ve her seferinde felaketle sonuçlanmış bir kör döngüdür. Gerçek cesaret, bir adı da Hak olan Allah’ın adına, insanları ölüme hazırlamakta değil; onları haklarına kavuşturmaktır. Dolaysıyla bu onları, ideolojik esaretin ağırlığından, da kurtaracaktır.