Yaşamayı sadece senden beklenen görevleri yerine getirmekten ibaret bir döngüde kaçırdığını fark ettiğin oldu mu?

“Yaşam planınız sizin elinizde değilse varlığınızı rastlantıya bırakmışsınız demektir.” diyordu Yalom, Nietzsche Ağladığında kitabında. Burada ne kastettiği aslında çok açık: Hayatına sahip çık. Bir planın olsun. Ama hayatın ve insanların senden beklediklerinin arasında kendini kaybedip de yaşamayı unutma.

Bunu yapabilmek için bir itici güce ihtiyacımız var. Bir motivasyona.
Peki o güç ne?

Bugün bazı insanların neden öfkeli ve yorgun olduğunu çok iyi anlıyorum. Çünkü insan bazen hayatı yaşamaz, sadece idare eder. Sabah kalkar, yapılması gerekenleri yapar, günü bitirir. Ama o günün içine “yaşadım” diyebileceği bir an koyamaz.

Koştururken, yetişmeye çalışırken, fark etmeden kendimizi geride bırakırız. Ve çoğu zaman sorun kötü bir hayatımız olması değildir. Sorun, kendimize heyecan duyacağımız bir alan bırakmamamızdır.

Benim farkındalığım da böyle bir günde geldi. Yorgun, sıradan, tatsız bir günün ortasında bana sorulan

“Hayatında seni heyecanlandıran ne var?” sorusu ile.

Cevap düşündüğüm kadar kolay değildi.
Çünkü dışarıdan bakıldığında her şey yolundaydı. Ama içimde bir şey eksikti.
Sahi, o “iyi” görünen hayatın içinde benim pencerem neden bu kadar renksizdi?

Japon kültüründe ikigai diye bir kavram vardır. “Varoluş nedeni”, “sabah yataktan kalkma sebebi” anlamına gelir. Hayatı değerli kılan şeyin; bir amaç, bir tutku, bir anlam olduğunu söyler.

Ama bu, büyük hedefler ya da toplumsal başarılar demek değildir.

Bazen çok küçük bir şeydir bu:
Sabah kahveni içerken hissettiğin huzur…
Sevdiğin bir şarkıya dalıp gitmek…
Uzun zamandır ertelediğin bir şeyi nihayet yapmak…
Ya da sevdiğin biriyle ansızın karşılaşıp sohbete dalmak…

İnsan çoğu zaman hayatını büyük kırılmaların değiştireceğini düşünür ama aslında yönü belirleyen şey o küçük kıpırtılardır.

Çünkü hayat, büyük anların arasında geçen sıradan zamanlardan oluşuyor. Eğer o sıradan anların içine küçük bir anlam yerleştiremiyorsak, en parlak başarılar bile içimizde bir boşluk bırakabiliyor. Çünkü insan yalnızca başaran bir varlık değil, hisseden bir varlık.

Bazen bizi ayakta tutan şey, bir şeyi beklemek… Onun için heyecan duymaktır. Ama çoğu zaman güvenli olanı seçeriz. Risk almaktan kaçınırız. Oysa hayat, anlamını bulduğunda renklenir.

Çünkü hayat, başımıza gelenlerden çok; içimizde neyi büyüttüğümüzle ilgilidir.

Eğer içinde seni heyecanlandıran bir şey yoksa, en güzel hayat bile zamanla sıradanlaşır.
Ama içinde küçük bir kıvılcım varsa…
En sıradan gün bile anlam kazanır.

Zamanla şunu anladım: İnsan acıyla baş etmeyi de öğrenir, kaygıyla yaşamayı da.
Ama yaşamın tadı kaçtığında, her şey biraz eksik kalır.

Peki o kıpırtıyı nasıl bulacağız?

Aslında bugün içinde bulunduğum zaman diliminde benim içimde de mevcut bir heyecanın yeşerdiği söyleyemem o nedenle bende bu soruyu kendime yakın zamanda çok sordum. Bu heyecanı yeniden nasıl bulacağım?

Bunun tek bir cevabı yok. Ama başlangıcı basit:
Kendine küçük alanlar aç.

Sadece sana ait olan, kimseye hesap vermediğin, bir şey kanıtlamak zorunda olmadığın alanlar…
Orada ne yaptığının çok önemi yok.
Önemli olan, o anın sana “ben buradayım” dedirtmesi.

Belki bir şey üretmek…
Belki yeni bir şey öğrenmek…
Belki bir sayfa yazmak…
Belki içinden geldiği gibi birine mesaj atmak…
Belki uzun zamandır ertelediğin bir yürüyüşe çıkmak…

Ya da sadece durmak.

Ama gerçekten durmak.

Çünkü bazen en büyük farkındalıklar hareket ederken değil, durabildiğimiz anlarda gelir.

Ve şunu unutmamak gerekir:
Heyecan her zaman yüksek sesli değildir.
Bazen sessizdir.
Bazen sadece içinden “bu iyi hissettiriyor” demektir.

Ve çoğu zaman en gerçek olan da odur.

Bugün büyük bir değişim yapmak zorunda değilsin.
Ama küçük bir kıpırtıya izin verebilirsin.

Uzun zamandır ertelediğin o şeyi düşün.
İçinden gelen ama susturduğun o sesi hatırla.
Ona küçücük de olsa bir alan aç.

Çünkü insan hayatını bir anda değiştirmez.
Ama yönünü küçük küçük değiştirir.

Ve bazen o küçük değişimler,
“Her şey o gün başlamıştı” dediğin hikâyelere dönüşür.

Heyecan dışarıdan gelmez.
İçeride büyür.

Ona alan açtıkça çoğalır, görmezden geldikçe söner.

Hayat senden mucizeler beklemiyor.
Sadece biraz daha “orada” olmanı istiyor.

Kendi hayatında, kendi anlarının içinde, gerçekten var olmanı…

Çünkü bir gün dönüp baktığında hatırlayacağın şey;
ne kadar meşgul olduğun neleri başardığın ne kadar çalıştığın değil,
ne kadar yaşadığın olacak.

Ve belki de her şey,
o küçük kıpırtıya izin verdiğin gün başlayacak.