Günümüzde artık psikoloji biliminde bir bağımlılık kategorisi olarak kabul edilen Dijital bağımlılığımız saf bir masumiyet karinesi radyoda arkası yarın ve haber (ajans) programlarıyla başladı.
Amerika devlet başkanları tarafında birçok röportajlarında bir kültürel etki ajanı olarak 5 kıtada her eve giren Amerika’nın en güçlü silahı olarak dillendirilen Hollywood filmleri ve dizileriyle devam etti…
İnternetin hizmete sunulup yaygınlaşmasıyla tüm kullanıcılar ortak merkezlerden kontrol edilip yönlendirilebilen olgulara dönüştüler.
Son versiyonu ise yaşamımızın her alanının bir parçası olan ve her kararımızda etkisi olan yapay zekâ dönemine girmiş olduk. Artık yapacağımız her şeyi yemek yapmaktan, sağlık sorununa, duygusal ilişkilerimizden ailevi sorunlarımıza varana kadar yapay zekânın bize ulaşan aygıtı olan telefonumuzdan sorar olduk.
Hayır, yanlış yazmadım aslında biz yapay zekâya ulaşmıyoruz, tüm yazışmalarımızı ve yayınlarımızı kontrol ve kaydeden yapay zekâ telefonlarımız aracılığıyla o bize ulaşıyor ve bize komut veriyor, ne yapacağımız konusunda yönlendiriyor, kendisinin analiz ettiği bilgilerle bizleri bilgilendiriyor. Verdiği bilgileri itirazsız kabul ediyoruz. En önemlisi sonuç olarak bizleri kendisine bağımlı kılıyor.
Artık insanlarımızın büyük birçoğu haber izlemiyor. Gündemi ve olayları kaynağı belirsiz onlara yollanan sosyal medyadan izliyorlar. Lütfen ana haber medyadan haber izleyin ve kaynağı belli olmayan haberlere inanmayın. Resmi kanallarla yapılan açıklamaları ise ciddiye alınız. Çünkü resmi açıklama araştırılmış bir analiz ve hesap verebilirlik özelliklerine sahiptir.
Dizilerdeki evlere şenlik irreel sahneleri yaşamlarına uygulanacak örnekler olarak algılamaları toplumsal değerleri ciddi bir biçimde erezyona uğratmaktadır.
Okuyucuya soruyorum günde kaç kez Google’dan bir şeyleri arıyor veya soruyoruz. Oysa hatırlıyorum gençliğimde Google’dan sorulanların tümünü biz hafızamızda biriktirdiğimiz bilgilerle yapıyorduk!
Önemle dikkat edeceğimiz husus bağımlılığımız her gün yeni argümanlar “sunularak” kendimizin düşünmesine, karar mekanizmalarımızı kullanmaya gerek kalmayacak derecede arttırılıyor. Bir süre sonra karar mekanizmamızın merkezi (pre-frontale) ön beyin bölgemizi kullanmaya gerek duymayacağımız kadar bağımlı olacağız.
Yüzyıllar öncesi dehşet verici yöntemlerle Avar Türkleri tarafında yapılan Man-kurt’laştırma yöntemini ve günümüzde dijital Man-Kurtlaş’tırma yöntemlerinin benzerliklerini okuyucunun takdirine sunuyorum.
Devşirme olgusuna vereceğimiz en belirgin örnekler orta Asya’daki Man-kurtlar ve Osmanlı imparatorluğundaki Yeniçeriler olabilir. Her iki örnekteki ortak yan kendi Irklarına, kültürlerine aşırı tepkili ve düşmanca bir algının oluşturulmasıdır. Her ne kadar birinde biyolojik değişikliklerle akil melekelerinin yitirilmesi, diğerinde ise akil melekelerinin yerinde olsa da sonucu değiştirmemektedir.
Osmanlı Devletinde pençik oğlanı, acemi oğlanı veya devşirme oğlanı ifadeleriyle anlatılan ve halk ile Batılılar arasında Hristiyan ailelerin çocuklarının zorla alınarak önce köle yapılması, sonra da Osmanlı ordusunda görev verilmesi ve çocukların eliyle ana ve babalarının öldürülmesi şeklinde takdim edilen askerî müessese, Yeniçeri Teşkilâtıdır.
Bu sistemin temeli o çocukları kendi kültürlerine ve aidiyetlerini hatırlatacak tüm değerlere karşı yabancılaştırmak ve duygu olgusundan uzak tutmaktır. Bu duygusuzluk da bu yetiştirilen insanları yarı robotlaştırmak demektir. Yarı robotlaştırılan bu çocuklar koparıldıkları kültür yerine ait olmaya zorlandıkları kültür ve değerler empoze edilirdi. Bu empoze sisteminde koparıldıkları kültür ve değerler aşağılanır ve bu değerler kötülüklerin simgesi oldukları olgusu oluşturuldu.
Devşirilen bu çocukların yaşları düşünüldüğünde bu çocukların koparıldıkları kültürlerini hatırladıkları kolayca net olarak tespit edile bilinir. Aşağılanan bu değerlerin mensubu görünmemek refleksiyle bu çocuklar zamanla koparıldıkları kültüre düşman acımasız ölüm makinelerine dönüşmüştür. Bu anlayışı tarif edebileceğine inandığım bir yeniçeri tabiri “ Taş üzerine Taş, Omuz üzerine baş komayız”dır. Yeniçeriler Osmanlı döneminin Man - kurtlarıdır diyebiliriz.
Man- kurt tabirini en net şekilde değerlendirebileceğimize inandığım yirminci yüz yılın en büyük romancılarından biri sayılan Cengiz Aytmatov'un, aidiyet ve haysiyetini kaybedenlerin nasıl kendi halklarına yabancılaşıp, düşmanın gönüllü askeri haline gelebileceğini anlatan "Gün uzar yüzyıl olur" adlı romanıdır.
Aynı zamanda Sistemin baskısıyla kişinin kendine yabancılaşması sonucunda hem kişiliğini hem de sosyal/kültürel hafızasını kaybetmesi anlamına gelen "Man-kurt" deyimini literatüre kazandırıp, bu tabirin bütün dünya dillerine geçmesini sağlayan kişidir. Bu kitabı herkesin okunmasını öneriyorum hatta okullarda okutulmasını önerilecek kadar değerli buluyorum.
Tarihin kaydettiği en barbar Türk kavmi olarak nam salmış Avarlar Man-kurtlaştırma yöntemiyle köleler edinirlermiş.
Avarlar her fırsatta komşu kabilelere baskınlarda bulunur, yakıp yıkar, ne bulurlarsa yağmalar ve alıp götürdükleri genç tutsakları da Man-kurtlaştırarak ölünceye kadar kendilerine köle yaparlardı.
Man-kurtlaştırma metodu şöyle uygulanırdı; ele geçirilen esirlerin kafaları kazınır ve tek tel kalmayacak hale getirilir. Ardından başlarına ıslak, kalın ve taze deve derisi geçirilir ve çöl sıcağında bir kazığa bağlanarak günlerce bekletilirdi. Sıcaktan gerilen ve gerildikçe kurbanın beynini mengene gibi sıkıştıran deve derisinin verdiği dayanılmaz ağrıyla kurban nadiren de olsa çığlık ata ata ölür, ama çoğunlukla belleğini yitirirdi.
Adını, atasının, anasının adını, yurdunu, dilini, kısacası kimliğini ve ait olduğu tüm değerleri unuturdu. Nereden gelmiştir, niye gelmiştir, ne yapıyordur gibi soruların hiçbirinin cevabını veremez hale gelirdi. Bu hale gelen kişi artık bir Man-kurt olurdu ve serbest bırakılsa bile bir Man-kurt ’un kaçıp gidebileceği bir yer yoktu; sonuna dek Avarların gönüllü kölesi olarak kalmaya mahkûm olurdu.
Man-kurtlar, Avarlar için büyük bir servet, eşsiz birer hizmetçidir. Romanda da anlatıldığı gibi Nayman Ana, Man-kurtlaştırılan oğlunu kurtarmak için onu arayıp bulur ve adını, atasını, anasını, yurdunu tanımayan oğluna kimliğini hatırlatmak için "sen benim oğlumsun!" diye telkinde bulunur. Derken oğlunun efendisi olan Avar beyi durumdan işkillenir ve Cölaman’a karşısına çıkacak her yabancıyı öldürmesi buyruğunu verir. Ve ilk gün Nayman Ana'yı, yani öz annesini görür ve bir ok atarak öldürür.
Orta Asyalılar arasında yaygın olarak kullanılan bu deyim, çeşitli nedenlerden dolayı bilimsel adı "amnezi" olan bellek yitimine uğrayıp, geçmiş olayları anımsamayan insanları betimler.
Geçmişini, aslını, mensubu olduğu soy ve köklerini unutmuş, insani etik, ilke ve norm anlayışlarına uyması beklenmeyecek derecede köleleştirilmiş kişi anlamına gelen Man-kurt terimini ülkemizde okullarda olan elim olayları dinlerken ve toplumuzda cinnet geçirmişçesine sergilenen dejenerasyonu uzun süredir gözlemleyince bu terimi hatırladım.
Man-kurt tabiri, İnsanlık tarihinin tartışmasız en vahşi olayını anlatan bu sözcük, öz kültürüne yabancılaşma ile başlayıp, ona düşmanlığa giden sürecini anlatan sosyal psikoloji literatüründe de yer almıştır.
Man-kurt, atasını, anasını, dilini, töresini, yurdunu ve tarihini, bir daha hatırlamamak üzere unutmuştur. Onlara kavuşma isteği duymaz. O artık, her haliyle egemenin bir malıdır ve sahibinden başka herkes için tehlikedir. O kadar ki bir Man-kurt, kendisi için yüreği yanan annesini bile gözünü kırpmadan öldürebilir. Nitekim öyküde bir Man-kurt olan Cölaman, kendisini yıllarca arayıp bulan Nayman Ana'yı bile gözünü kırpmadan öldürmüştür.
Günümüzde Man-kurtlaştırma bir öyküden, bir söylenceden öte şeydir. Çünkü bugün bir Avar beyinin develerini gütmekten daha acımasız amaçlar için kullanılmaktadır.
Man-kurtların genel özelliklerine baktığımızda; bireysel ve ulusal bir kimliklerinin olmadığını, algıda olsa bile belirsiz olduğunu görürüz. İçi boşaltılmış kavramların arasında, boş bir hayat sürerler, yaptıkları hiçbir iş kendi akıllarının çıkarımı değildir. Ruhlarını yitirmiş, korku zincirinin bir halkası olmuşlardır. Sahiplerine koşulsuz bağlı, sadık birer uşaktırlar.
Mankurtların en acınası yanı, geri dönüşümlerinin mümkün olmamasıdır. Anlayacağınız bu marazın tedavisi yok. Bu yüzden öyküde -annesi bile olsa- kendisine kimliğini hatırlatan nesneyi düşünmeden yok eden mankurtlar, günümüzde de kendisini düşünmeye sevk edecek kişi ve kurumlara karşı düşmanca bir tutum içine girerler. Kendilerine soru yöneltilmesinden nefret eder, dahası eleştiriden zerre hazzetmezler.
Günümüzde metod değişse de Man-kurtlaştırma sürecinde hedef aynıdır. Man-kurtlaştırılanlar kendi halkına saldırtılır. Bu durumda Man-kurt, rahatlıkla kendi halk, dil, din, tarih, kültür ve coğrafyasına karşı korkuya dayalı bir husumet besleyebilir.
Günümüz Dijital Man-kurtlarının, hafızası tahrip edilmiştir. Dolayısıyla aidiyetlerini ve haysiyetlerini de kaybetmişlerdir. Bu duyularını kaybedenlerin ne yapacağını, nereye gideceğini kestirilemez.
Yeni yöntemlerle yeni Man-kurtlar devşirilmeyeceği bir gelecek diliyorum.
Mim Yavuz Binbay