Son yıllarda okullarda ve sağlık kurumlarında tanık olduğumuz dehşet verici olaylar, bireysel cinnet vakaları olmanın ötesinde toplumsal bir semptomdur.

Şiddet, boşlukta oluşmaz; onu besleyen bir eko-sistem, meşrulaştıran bir dil ve sessiz kalarak; onaylayan bir kültürel iklim içinde yaşıyoruz.

1. Ekranlardaki Zehir; Yetiştirme Kuramı ve Sosyalleşmeyi Öğrenme.

Medyanın, şiddeti normalize eden dili, Sosyal Öğrenme Kuramı çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Birey, gördüğü davranışı modelini alır; özellikle ödüllendirilen veya "güçlü" gösterilen şiddet figürleri, genç zihinlerde birer başarı prototipine dönüşür.

Bilimsel anlamda bireyin Yetiştirme Kuramı ise televizyondaki şiddet yoğunluğunun, izleyicide "Dünya tehlikeli bir yerdir" algısını

pekiştirdiğini savunur.

Mafya dizilerindeki lüks hayat, kumpas ve racon kesme sahneleri, adaletin hukukla değil "silahla" sağlandığı yanılsamasını yaratmaktadır.

Yapımcıların ve oyuncuların bu noktadaki sorumluluğu çoktur.

RTÜK’ün Bu konularda, şiddeti özendiren senaryoları kaldırması, insani ve ahlaki bir görevdir. Yönetmen, senarist ve oyuncuların bunu yapmaları, sadece bir tercih değil, toplumsal bir borçtur.

​2. Aile ve Çevre faktörü, Duygusal Okuryazarlığın Beşiği,

Şiddet uygulayan bir çocuğun arkasında, çoğu zaman ya ihmalkâr ya da baskıcı bir aile yapısı ve şiddeti normalleştirmiş bir çevresi bulunur.

Doğan Cüceloğlu’nun vurguladığı gibi, "Bir insanın anavatanı çocukluğudur"

Duygularını dile getiremeyen, "erkekler ağlamaz" veya "hakkını yedirme, vur" telkinleriyle büyüyen bir çocuk, çatışma anında kelimelerini değil, yumruklarını kullanacaktır.

Öfke kontrol sorunu yaşayan ebeveynlerin, rehabilite edilmesi, sadece o aileyi değil, o çocuğun temas edeceği onlarca potansiyel kurbanı kurtarmak demektir.

3. Eğitimde Paradigma Değişiminin icrası zorunludur;

Okullar, sadece bilgi yüklenen mekanlar olmaktan çıkıp, karakterin inşa edildiği; güvenli alanlara dönüşmelidir. Sunulan bu üç temel konu, eğitim bilimlerinin kalbidir;

-​ Duygu Düzenleme önemli bir faktördür; Kendi iç dünyasını yönetemeyen, başkasının dünyasına saygı duyamaz.

-​ Empati ve İletişim kurma zorunludur;

Duygusal Zekâ (EQ) düzeyi düşük bireyler, sosyal ipuçlarını yanlış değerlendirerek saldırganlığa eğilim gösterirler.

Değerler Eğitimi nenimsenmelidir; Adalet, dürüstlük ve vicdan birer ders başlığı değil, bir yaşam pratiği olmalıdır.

Kur’an-ı Kerim’de Resul ve Nebilerin örnekliğinde gördüğümüz güzel ahlak yani Hulkun Azim; toplumsal barışın metafizik zeminini oluşturur.

4. Adalet ve Caydırıcılık:

Suç Sosyolojisinin temelini oluşturur;

Adalet sistemi, "suçun yanına kâr kalmadığı" bir güven duygusunu tesis etmelidir.

Kırık Pencereler Teorisi ,küçük düzensizliklerin ve cezasız kalan hafif suçların, daha büyük suçlara davetiye çıkardığını söyler

İftira, şantaj ve kumpas gibi eylemlerin ağır yaptırımlara tabi olması, toplumsal vicdanın soğumasını engelleyecektir.

​5. Siyasal Dil ve Rol Model Sorunu, önemle nazara alınmalıdır;

Siyasetçiler, toplumun üst benliğini temsil eder. Meclis çatısı altında kullanılan aşağılayıcı dil, toplumun kılcal damarlarına "hakaretin bir iletişim biçimi olduğu" mesajını gönderir.

Oysa barış dili, yukarıdan aşağıya doğru süzülmelidir.

6. Sosyal Medyadaki Linç Kültürü

Sosyal medyadaki linç kültürü ve anonimliğin sağladığı sahte "dokunulmazlık" zırhı, okul bahçelerindeki fiziksel şiddetin dijital laboratuvarıdır.

Ekran başında bir başkasını yok etmeye. çalışan bir zihin, bu yıkıcı enerjiyi fiziksel dünyaya taşımakta zorlanmaz.

7.Dijital Zırhın Ardındaki İlkel Benlik, mutlaka rehabilite edilmelidir;

Ekranın Şiddeti Meşrulaştıran Gücü. Geleneksel şiddet, mağdurun gözyaşını ve acısını bizzat görmeyi gerektirirken; dijital şiddet, kurbanı bir profil fotoğrafına veya bir isme indirgeyerek onu insandışılaştırır.

Bu durum, psikolojide tanımlanan Çevrimiçi Engellenmişlik Etkisi ile açıklanır

Birey, gerçek hayatta asla söylemeyeceği hakaretleri ve yapmayacağı tehditleri, anonim kalarak veya ekranın sağladığı fiziksel mesafe sayesinde kolayca savurabilir.

Bu konuyu madde madde biraz açalım:

Bireysizleşme ve Sürü Psikolojisi;

Sosyal medyadaki linç kültürü, kitle psikolojisi üzerine yapılan tespitlerin, dijital bir izdüşümüdür.

Birey, bir grubun içine girdiğinde kişisel sorumluluğunu yitirir ve toplu hareketin verdiği "güç" sarhoşluğuyla daha saldırgan hale gelir. Bireysizleşme,

Okul koridorlarındaki zorbalık da tam olarak bu dinamikle beslenir.

Bir öğrenciye karşı dijital platformlarda başlatılan küçük bir alay, kısa sürede fiziksel bir saldırının öncülü haline gelir.

Dijital Şiddetten Fiziksel Şiddete "Sıçrama" Etkisi

Araştırmalar, siber zorbalık ile geleneksel zorbalık arasında %70'e varan yüksek bir korelasyon olduğunu göstermektedir.

Türkiye’de yapılan çalışmalar, dijital ortamda saldırganlık sergileyen gençlerin, gerçek hayatta da empati yoksunluğu ve dürtüsellik gibi sorunları daha yoğun yaşadığını ortaya koymaktadır.

Dijital dünyada "kazanmak" için her yolu mübah gören kumpas, iftira, hakaret v b bu stratejiyi okulda bir arkadaşına veya hastanede bir doktora karşı da uygulamaya başlar.

​"Dijital ortamda birini 'öldüren' bir yorum yapmak ile birine fiziksel zarar vermek arasındaki ahlaki mesafe, genç zihinlerde giderek daralmaktadır.

Çünkü her iki eylem de 'güç ispatı' ve 'hızlı tatmin' duygusuyla tetiklenir."

Yankı Odaları ve Nefret Söyleminin Normalleşmesi: Sosyal medya algoritmaları, bizi sadece bizim gibi düşünenlerle bir arada tutan Yankı Odaları oluşturur.

Bu odalarda, nefret söylemi, sadece onaylanmakla kalmaz, aynı zamanda bir kahramanlık nişanı gibi ödüllendirilir.

Kendi dünyasından olmayan herkese düşman gözüyle bakan bir genç için, okulda kendisi gibi düşünmeyen bir öğretmeni veya arkadaşı, yok edilmesi gereken bir öteki"ye dönüşür.

İletişim Bilimleri Açısından Hız ve Yüzeyellik.

Hızlı tüketimin ve sığ mesajların hakim olduğu dijital dünya, derin düşünmeyi ve empatik bağ kurmayı engeller. Esasen,

Araç, mesajın kendisidir; tezi uyarınca, akıllı telefonlar ve uygulamalar, sadece birer iletişim aracı değil, aynı zamanda bizim tepki verme biçimimizi şekillendiren yapılardır.

Sabrın ve nezaketin yerini, anında cevap verme ve üstün gelme, dürtüsü aldığında, şiddet kaçınılmaz bir iletişim dili haline gelmektedir.

Yeni Bir Sosyal Medya Etiğine İhtiyaç Var;

Eğer okullarımızdaki şiddeti bitirmek istiyorsak, ekranlardaki linç kültürünü besleyen cezasızlık. algısını yıkmalıyız.

Dijital dünyada dürüstlüğü, adaleti ve nezaketi bir zayıflık değil, en büyük erdem olarak yeniden konumlandırmalıyız.

Unutmayalım ki; bir Resul'ün veya Nebi'nin örnekliğinde gördüğümüz o "dilin muhafazası" ve "güzel söz" düsturu, bugün en çok dijital parmak uçlarımıza lazımdır.

Sonuç iribariyle;

Şiddetle mücadele; sadece polisiye tedbirlerle veya okul kapısına dikilen güvenlik görevlisiyle kazanılamaz.

Bu, kültürel bir kod değişimi gerektirir.

Kumar, dijital bağımlılık ve uyuşturucu gibi tetikleyicilerle eş zamanlı mücadele edilmelidir.

​Unutmayalım ki; şiddet, kelimelerin bittiği yerde başlar.

Kelimelerimizi yeniden kazanmak, birbirimizi sadece "duymak" değil, "anlamak" zorundayız. Toplumun her kesimi, bugün elini taşın altına koymazsa, yarın üzerine taş atılacak bir huzuru bile kalmayacaktır. Huzurun olmadığı yerde ise hayat sükut eder.