Düşündüğümüz Kadarız

Hayat çoğu zaman başımıza gelenlerden ibaretmiş gibi görünür, değil mi?
Oysa gerçek pek öyle değildir.

Biz, yaşadıklarımızın değil; yaşadıklarımıza verdiğimiz anlamların toplamıyız.

Tam da burada insan ruhunun görünmez mimarisi devreye girer:
Olay – Düşünce – Duygu – Davranış döngüsü.

Gün içinde yüzlerce olay yaşarız. Bir iş arkadaşımız surat asar, partnerimiz beklentilerimize uygun davranmaz, çocuğumuz söz dinlemez, günün akışını bozan bir mesaj gelir… Fakat bu saydıklarımın hiçbiri tek başına bizi mutsuz, öfkeli veya kızgın yapmaz…

Bizi asıl sarsan olay değil olaya yapıştırdığımız etikettir.

Bir Anlık Yorum, Bir Günün Kaderi

İş arkadaşım ile kapıda karşılaştık ve bana surat astı. Burada peşinden gelen düşünce günün bütün kaderini yazar.

“Beni küçümsüyor.”

“Artık beni sevmiyor”

“Onu kızdıracak bir şey mi yaptım?”

“Değersiz biriyim..”

Bu cümleleri okurken bile bir şeyler hissettiyseniz, sebebi tam olarak budur.
Her yorum, kendi duygusunu doğurur: kırgınlık, öfke, kaygı, utanç…

Ve duygular, davranışlara dönüşür.
Kırgınlıkla susarız.
Öfkeyle kapı çarparız.
Utançla geri çekiliriz.

Günün sonunda zihnimizde kalan cümle şudur:
“Bana böyle davranması benimle ilgili.”

Oysa bizi kıran şey yaşanan olay değil; o olay hakkında yazdığımız hikâyedir.

Gerçekte ne olmuş olabilir?
Bizi görmemiştir.
Az önce kötü bir haber almıştır.
Hasta, yorgun ya da dalgındır.

İhtimaller çoktur. Ama biz çoğu zaman yalnızca birini seçeriz:
Kendimizi suçlayacak olanı.

Hayatımız, İçimizdeki Senaryonun Sahnesidir

Dünya aynı dünyadır; ama herkes onu başka bir pencereden izler.
Zihnimizde görünmez bir filtreyle dolaşırız.. Bu filtre; çocukluğumuzdan, yaşam deneyimlerimizden, öğrendiklerimizden temel almıştır.

Temel inancı “Ben değerliyim” olan biri, partnerinin gecikmesini
“İşi uzamıştır” diye yorumlar.

Temel inancı “Ben yetersizim” olan biri ise
“Beni önemsemiyor” der.

İlişkileri yıpratan tam olarak budur.

Kimse sabah uyanıp
“Bugün ilişkimi nasıl sabote etsem?” diye düşünmez.
Ama yine de yaparız.

Çünkü davranışlarımız çoğu zaman mantığımızdan değil, duygularımızdan beslenir.

Değersiz hisseder saldırırız.
Öfkeli hisseder kırarız.
Yetersiz hisseder kaçarız.

Ve inandığımız şeye uygun davrandıkça, o inancı gerçek sanırız.

Böylece hayatımızın mimarı olmak yerine, kendi zindanımızın gardiyanı oluruz.

Tehlikeli Olan Sadece Olumsuz Düşünceler Değildir

Bu döngüyü genelde olumsuz atıflarla anlatırız.
Ama aşırı pozitif atıflar da en az onlar kadar yıkıcı olabilir.

“Her şey yoluna girecek.”
“İnsanlar iyidir.”
“Ben istersem mutlaka olur.”

Kulağa hoş geliyor, evet.
Ama hayat bu cümleleri doğrulamak zorunda değildir.

Toksik pozitiflik, gerçeği inkâr etmenin nazik yoludur.
Riskleri görmemek, sınırları fark etmemek, çürük zemine umut inşa etmektir.

Zemin çöktüğünde şaşırırız.
Beklenti yükseldikçe, gerçek daha sert çarpar.

Bu tutum;
acıya alan tanımaz,
sorumluluğu yanlış yere taşır,
sınırları eritir
ve hayal kırıklığını büyütür.

Burada yapılan şey umut etmek değil; inkâr etmektir.

Peki Ne Yapmalı?

Kimse elinde mükemmel yaşamın kılavuzuyla doğmaz.
Hepimiz zihnimizde yarım cümlelerle yazılmış senaryolar taşırız.

Ama güzel haber şu:
Bu senaryo değişebilir.

Düşüncelerini fark etmeye başladığın gün, hayatın da değişmeye başlar.
Çünkü insan kaderini bazen adımlarıyla değil, yorumlarıyla yazar.

Hayat, düşündüğün gibi olmak zorunda değildir.
İnsanlar, onlara biçtiğin rolleri oynamak zorunda değildir.
Ve çoğu şey, kişisel değildir.

Belki de en özgürleştirici duruş şudur:
Atıfları askıya almak.

Hemen anlamlandırmamak.
Hemen sonuç çıkarmamak.
Ve gerektiğinde şunu diyebilmek:

“Bilmiyorum.”

Bu bir zayıflık değil; zihinsel cesarettir.

Çünkü hayatı zindan eden şey başımıza gelenler değil,
başımıza gelenlere yüklediğimiz kesin anlamlardır.

Ve hatırlamakta fayda var:

Nasıl düşünüyorsan, öyle hissedersin.
Nasıl hissediyorsan, öyle yaşarsın.

Seçim sandığından daha çok senindir.
Ve dışarıdaki dünya, çoğu zaman içerideki dünyanın yankısıdır.