Yas, insanın hayatında karşılaşabileceği en derin psikolojik süreçlerden biridir. Bir kayıp yaşandığında çoğu insan yasın yalnızca yoğun bir üzüntü hali olduğunu düşünür. Oysa yas, yalnızca bir duygu değil; zihinsel, duygusal ve hatta bedensel boyutları olan doğal bir uyum sürecidir. İnsan, hayatındaki önemli bir bağın kopmasıyla birlikte yeni bir gerçekliğe uyum sağlamaya çalışır.
Psikolojik açıdan bakıldığında yasın temelinde bağ vardır. İnsan, sevdiği kişilerle yalnızca anılar değil; günlük alışkanlıklar, roller, beklentiler ve duygusal güven alanları da paylaşır. Bu nedenle bir kayıp yaşandığında yalnızca bir insan kaybedilmez; aynı zamanda o ilişkiyle kurulan düzen de sarsılır. Yas, tam olarak bu düzenin yeniden kurulma çabasıdır.
Yas denildiğinde çoğu insanın aklına ilk olarak ölüm gelir. Oysa psikolojik açıdan yas, yalnızca bir insanın hayatını kaybetmesiyle ortaya çıkan bir süreç değildir. Yas, insanın hayatında anlam taşıyan herhangi bir şeyin kaybıyla ortaya çıkan doğal bir duygusal uyum sürecidir. Bu nedenle yas, yalnızca ölümlerin değil; ayrılıkların, biten ilişkilerin, değişen rollerin ve kapanan hayat dönemlerinin de eşlik ettiği bir deneyimdir.
İnsan hayatı boyunca birçok görünmeyen kayıp yaşar. Bir ilişkinin bitmesi, evliliğin sona ermesi, uzun yıllar çalışılan bir işten ayrılmak, bir şehri geride bırakmak, hatta anne, baba ya da eş gibi bir role veda etmek bile yas duygusunu beraberinde getirebilir. Çünkü bu durumların her biri yalnızca bir durumun değil, aynı zamanda bir kimliğin, bir alışkanlığın ve bir anlamın kaybıdır.
Yasın temelinde bağ vardır demiştim. İnsan bir şeye ya da birine bağ kurduğunda, o bağ hayatının bir parçası haline gelir. Günlük rutinler, gelecek planları, hayaller ve kimlik duygusu çoğu zaman bu bağların etrafında şekillenir. Bu nedenle bir kayıp yaşandığında yalnızca o kişi ya da durum değil, onunla birlikte kurulan bütün anlam dünyası da sarsılır.
Örnek verecek olursam, bir ayrılık yalnızca iki insanın yollarını ayırması değildir. Aynı zamanda ortak kurulan hayallerin, planlanan geleceğin ve “biz” kimliğinin de sona ermesidir. Bu yüzden birçok insan bir ayrılığın ardından yalnızca sevdiği kişiyi değil, o ilişkinin içinde olduğu halini de özler. İşte bu duygu, yasın kendisidir.
Benzer şekilde rol kayıpları da güçlü bir yas süreci yaratabilir. Bir kadının anne olduktan sonra eski hayat düzenini kaybetmesi, çocukların büyüyüp evden ayrılmasıyla ebeveynlerin yaşadığı “boş yuva” duygusu, uzun yıllar çalıştıktan sonra emekli olan birinin kimlik boşluğu yaşaması… Bunların hepsi psikolojik anlamda birer yas deneyimidir. Çünkü insan yalnızca olaylara değil, aynı zamanda o olayların içinde kim olduğuna da bağlanır.
Toplumda bu tür kayıplar çoğu zaman görünmezdir. İnsanlar ölüm yasına anlayış gösterirken, bir ilişkinin bitmesi ya da bir rolün değişmesi sonrası yaşanan duygular çoğu zaman küçümsenebilir. “Abartma”, “Geçer”, “Yeni bir sayfa aç” gibi cümleler bu yüzden sıkça duyulur. Oysa insanın iç dünyası için kaybın türü değil, o bağın ne kadar anlam taşıdığı belirleyicidir.
Bu nedenle yas yalnızca gözyaşıyla değil; boşluk hissiyle, yön kaybıyla, özlemle, hatta bazen öfke ve hayal kırıklığıyla da kendini gösterebilir. İnsan kaybettiği şeyin ardından bir süre hayatın eski düzenine dönmekte zorlanabilir. Bu durum zayıflık değil, zihnin yeni gerçekliğe uyum sağlama çabasıdır.
Yasın Beş Evresi: Kalbin Karanlıktan Işığa Yolculuğu
Psikoloji literatürü yasın beş evresi olduğundan bahseder.
Yasın ilk evresi çoğu zaman inkârdır. İnsan, yaşanan kaybın ağırlığını bir anda taşıyamaz. Zihin, kalbi korumak ister. “Bu gerçek olamaz” düşüncesi bir kalkan gibi devreye girer. İnkârın sisleri dağıldığında geriye çoğu zaman öfke kalır. Öfke, kaybın yarattığı boşluğu anlamlandırmaya çalışan ruhun bir çığlığıdır. Sonra insan zihni geçmişle pazarlık yapmaya başlar. “Keşke o gün böyle söylemeseydim…”, “Belki biraz daha çabalasaydım…” gibi cümleler zihinde dönüp durur. İnsan, kaybı geri almanın bir yolunu arar. Bir noktada insan yorulur. Keşkeler de cevap vermez. İşte o zaman sessizlik başlar. Bu evre -depresyon- yasın en ağır ama en gerçek kısmıdır. Kayıp artık inkâr edilemez. İnsan hayatındaki boşluğu tüm açıklığıyla hisseder. Bu karanlık evre aynı zamanda iyileşmenin de başlangıcıdır. Çünkü insan ilk kez gerçekle yüzleşir. Son adım ise , Kabullenme: Acıyla Birlikte Yaşamayı Öğrenmek. Kabullenme çoğu kişinin düşündüğü gibi “unutmak” değildir. İnsan kaybı unutmaz. Ama onunla yaşamayı öğrenir. Acı artık eskisi kadar yakıcı değildir. Açılan yara tamamen kapanmasa da zamanla kabuk bağlar.
Gerçek hayatta bu aşamalar bir merdivenin basamağını adımlar gibi sıralı değildir elbette. Hatta daha çok dalgalı bir denize kulaç atmak gibidir. Tüm gücünle mücadele eder denizi yarılarsın kabullenmeye çok yakınım sanırsın, sonra bir şarkı, bir yemek kokusu, eski bir fotoğraf üzerinden büyük bir dalga geçmiş gibi seni suyun en başına, epeyce geriye götürebilir. Bir gün daha umutlu uyanırken güne hatta daha çok tebessüm ederken bir başka gün bir bıçak kesiği gibi sızlayan yaranın gölgesine sığınırsın.
Yasla ilgili en büyük yanlış inanışlardan biri, bu sürecin hızlı bir şekilde “atlatılması” gerektiği düşüncesidir. Oysa yasın belirli bir takvimi yoktur. Her bireyin duygusal kapasitesi, bağlanma biçimi ve yaşam koşulları farklıdır. Bu nedenle yasın süresi ve yoğunluğu kişiden kişiye değişebilir. Yasın sağlıklı bir şekilde işlenebilmesi ve duyguların bastırılmaması önemlidir.
Yasın İçinden Geçmek..
Yazımın bundan sonrasını mesleki çerçeveden anlattığım bu yaşam deneyiminin kendi gökyüzüme yansıyan tarafı ile sürdüreceğim. Birçok hayat deneyiminden geçtiğim cümlesini önceki yazılarımda kaleme almıştım. Ve her deneyim beraberinde kayıpları ve yitirilen yönleriyle de bazen acı ve derin bazen de yüzeysel yaslar bıraktı ruhuma.
Belki bir daha imkanı yok eskisi gibi olmayacağını bildiğim biraz hasarlı mental ve bedensel sağlığımın, anne olduktan sonra zaman zaman özlem duyduğum “ondan” önceki bana dair hayatımın, umulmadık bir ihanetin gölgesinde inandığım bir çok değeri de beraberinde yitirdiğim güvenimin, boşanma ile birlikte geride bırakmayı tercih ettiğim seneler, emeklerim ve rollerimin , terk ettiğim ve bu sebepledir ki sokağından dahi geçmediğim fakat bana hüzünden başka bir şey hatırlatmayan oysa zamanında evim sandığım harabelerin, birçoğu maneviyata kimisi de maddeye dayalı tüm kayıplarımın yasını yaşadım. Bazılarının acısı bugün bile hala tamamen soğumadı bazılarının ise hak ettiği ölçüde pek de esamesi okunmadı.
Gel gelelim ki bugün çok daha çaresiz hissettiğim bir yasın çemberindeyim. 9 Şubat pazartesi akşamı saat 19.10 da hiçbir detayını unutturmayacak biçimde hatırama adeta çiviyle kazınan bir yerden eksildim. Bir şarkı da söylendiği haliyle ifade edecek olursam -ki ben bunun başka türlü bir lisanını bilmiyor, biliyorduysam da söyleyemiyorum- : Benim göğüm ög’süz kaldı.
Ög eski Türkçe de anne demektir tabi kimi kaynaklarda da ev diye geçer ve bakılınca ikisi de aynı manayı taşır. Çünkü insanın annesi dünya da ki ilk evidir. Gökyüzü aynı kaldı belki ama altındaki hayat o günden sonra artık eskisi gibi değildi. Çıplak gözle bakılınca her şey aynıydı aslında; sokakta insanlar yürüyordu, kahve makineleri çalışıyordu, kuşlar sabahın erken saatlerinde aynı telaşla ötüyordu. Ama sanki hayatın sesi birkaç ton düşmüştü. İnsan yasın ne olduğunu böyle anlıyormuş galiba: Dünya devam ederken içindeki bir şeyin durmasıyla.
Annem gidince ilk fark ettiğim şey şu oldu.
İnsan annesi hayattayken dünyanın bir yerinde “korunuyor” gibi hissediyor. Yetişkin dahi olsanız kendi hayatınızı da kursanız, bir yerlerde sizi koşulsuz seven birinin varlığı insanın ruhuna görünmez bir güven duygusu veriyor. Fakat annenin gidişiyle sadece onun varlığını değil insan çok sevilmişliğini de yitiriyor.
Kişi annesini kaybettiğinde biraz da yaşlanıyor. Bunu yaşla ilgili bir şey olarak söylemiyorum. Daha çok varoluşla ilgili bir şey. Çünkü anne, insanın dünyadaki ilk evidir demiştim ya o ev bir gün ortadan kalktığında, hayatın ortasında bir süre elinde bavulla dolaşır gibi hissediyorsun. Otuz yaşında bir kadın da olsan çocuk kalma hakkını bir gecede yitirince aynı gecenin sabahında birdenbire büyüdüğünü hissediyorsun.
Onunla birlikte kendi hayatının bazı parçalarını da kaybediyorsun. Annemle konuştuğum o kısa telefonlar, bir şeyi ilk ona anlatma alışkanlığım, bilmediğim ne varsa ona danışmalarım, birlikte verdiğimiz tüm o mücadeleler… Hepsi kaybımdan beri yasın içine karışıyor. O yüzdendir galiba en kötü günüm aslında o pazartesi akşamı değil ondan sonra ki tüm bu eylemlerimi de geride bırakmak mecburiyeti hissettiren diğer günlerdi.
Annem’i bir paragrafa sığdırmak benim için çok zor. Değinebileceğim en bariz ve tanıyan herkesçe bilinen yanları her koşulda gülümseyen yüzü, eksilmeyen neşesi, hiçbir şeyden şikayet etmeyen ve diri tuttuğu yaşam enerjisi ve senelerdir yılmadan kansere karşı verdiği mücadelesi..
Ben her ne yaşanırsa yaşansın en iyi halimle evden çıkıp olan her şeye gülmeyi de, zorluklar karşısında yenilmeyip dimdik mücadele etmeyi de , şikayet etmeyip herhalden şükretmeyi de ve günün sonunda pes etmeyen güçlü bir kadın olmayı da annemin mücadelesinden öğrendim ama bana ansızın gidişiyle, yokluğuyla nasıl baş edilir söylemedi ve şimdi ben hayatta ilk kez elime bırakılan bu çaresizlikle ne yapacağımı bilmiyorum… Ben bu çaresizlikle debelenirken çevrenin “zaman geçtikçe toparlanmış olman gerektiği” düşüncesi de ve hakikaten zaman geçtikçe hayatın devam ettiğini fark etmek yeniden acıkmak yeniden giyinmek , gülmek ve yeniden yapabildiğin ne varsa yük oluyor insana. Bir annenin yokluğuna alışmak elbette bir ayda, altı ayda ya da bir yılda tamamlanan bir süreç değil. Biliyorsun yıllar geçse bile bu eksilme kalbinin köşe yerinde sızlayan bir yer olarak kalacak. Zaten yas iyileştirilmesi gereken bir hastalık değil. Yas sevginin büyük bir özlemin gölgesinde devam eden hali. Yas, birini unutma süreci değil. Tam tersine, onu hayatının yeni şekline yerleştirme süreci. Önceleri “annem yok” diye düşündüğüm her an içimde bir şey kırılıyordu. Bir gece önce üşümesin diye üzerini örttüğü birini bir sonraki gün toprağa bırakan herkes bilir onunla beraber kendine dair birçok yanı da o toprağa bırakır gider.
Şimdi ben zoraki bir kabulleniş ile biliyorum ki annem artık hayatımın elbette dışında değil, içinde ama başka bir biçimde varlığını sürdürüyor. Bir yemek yaparken onun tarifiyle yapmak, bazen fark etmeden onun cümleleriyle konuşmak yanımda yürümese de yaşamıma bıraktığı izleri ile yol almak; yasın daima süreceğini, bazen geriye götüreceğini bazen bir marketin rafında bazen bir filmin ortasında bazen bir şarkının ezgisinde ağlatacağını bilsem de bana acımın bir parmak da olsa bal çalan tarafları oluyor. Artık kurulabilecek tüm cümlelerimin de sonuna varmışken bu haftaki yazımı dünya kadınlar gününün de yaklaştığı bu günlerde gidişiyle eksildiğim, ama gerçek anlamda kahramanım diyebileceğim ve her yanıyla idolüm olan tanıdığım en güçlü kadına, anneme;
Raife Tatay’a
Sevgi ve özlem ışığında ithaf ediyorum.