Bir Yabancılaşma,

Çağın İslamcısının Parçalanan İnanç ve Zihin Hali,

İslamı Marxist İdeoloji Formunda Algılama Sorunu, Fıtrattan Kopuş!

Günümüzde,

“İslamcı" olarak tanımlanan özne,

itikad ile ideolojiyi birleştirirken; hayatın, en hayati damarlarını, kesip atmıştır.

Başlangıçta

“ilahi olana, beşeri olan bulaşmasın" diyerek, sergilenen o yüksek hassasiyet, ne yazık ki,

modern İslamcıyı sistemden, ilkeden ve en önemlisi gerçeklikten koparmıştır.

İslamcı,

kraldan çok kralcı tutumu ile, kendi inşa ettiği labirentte kaybolan bir figüre dönüşmüştür.

Muamelâtı, Pas Geçmek: İnsanı ve Kültürü Iskalamak

İslamcı,

bireyin psikolojisini ve toplumun sosyolojisini kendince, ideolojik bir kalıba dökemedi.

Antropolojiyi, tarihi, folklorü ve en önemlisi Muamelâtı sosyal ve hukuki ilişkileri pas geçti.

Kültürü ve tarihi, bir yük gibi gören bu yaklaşım, köksüz bir evrensellik iddiasıyla yola çıktı .

Ancak bir Gettoda uygulanabilecek, yerelliğin en dar pragmatizmine hapsoldu.

Zihinsel olarak "harbi hakikatçi" görünen bu yapı, fiili durumda, en ağır pragmatizme evrildi.

Süreç, "zarureti" ve "geçici olanı" mübahlaştırıp, meşrulaştırıp müesseseleştirmeye kadar gitti.

Bugün gelinen noktada, ilkesel duruştan ziyade, mevcudu meşrulaştıran ve sürekli "te’vil" (yorma/yorumlama) mekanizmasına sığınan yeni bir tipoloji ile karşı karşıyayız.

Amel-i Salih: Ritüele İndirgenen,

Katma Değer Üreten Emek,

Bu durum, sadece siyasi İslamcılıkla da sınırlı kalmadı;

cemaatler ve tarikatlar da aynı sistem krizinin pençesinde.

İtikad ve ibadet bahsini, sıkı tutanlar, mesele Muamelât faslına gelince, üretim yapamadılar, katmadeğer üretemediler.

Kur’an’ın en temel kavramlarından biri olan Amel-i Salih; yani ilme, plana ve standartlara uygun, katma değerli üretim, ne yazık ki sadece bireysel bir sevap kazanma ritüeline indirgenerek "ibadet" başlığının altına hapsedildi.

Oysa Amel-i Salih, bir toplumun ekonomik ve hukuksal sisteminin omurgasıdır.

Bu kavramın içini boşaltanlar, düzenden koptular ve kendi hakikatlerine yabancılaştılar.

Parçalanan Bütünlük: Her Şey Dağılıyor

İtikad, kelam ve hikmeti; ekonomi, hukuk (ukubât) ve siyasetle bir "sistem" olarak ilişkilendiremeyen bir zihniyetin, modern dünyanın karmaşıklığına cevap vermesi imkansızlaştı.

Din, ilim, siyaset ve ekonomi arasındaki o organik bağı kavrayamayınca, bugün şahitlik ettiğimiz, o büyük çözülme kaçınılmaz hale geldi.

Eskiden "hakikat" için dünyayı karşısına alanlar, şimdi reel duruma dair mazeret üreten, zaruretçi, mübahçı "te'vil memurları"na dönüştü.

Geçmişin, ihtişamlı tarihine sığınarak; teselli aramak ise sadece melankolik ve travmatik bir durumun, dışavurumu oldu.

Tarih ise bir sığınak değil, ibret ve ilham kaynağı olmalıdır.

Çıkış Yolu: Asr’ın Şahidi Olmak

Oysa Kur’an-ı Kerim, Asr Suresi ile bizi "çağı kavramaya" ve o çağın içinde, sosyo-ekonomik düzene, hukuka ve dayanışmaya davet eder.

Müslüman, sadece geçmişin bekçisi değil, "yarın" için sözü, teorisi (nazariyesi) ve vizyonu olan öznedir.

Eğer her nefis, yarını için ne hazırladığına bakacaksa; bu hazırlık, sadece tespih tanelerinde değil,

adaletin tesisinde, bilimin üretiminde ve sistemin ahlakında aranmalıdır. Çağa ve insanlığa şahitlik etmek, ancak parçalanan bu yapıyı yeniden bir sistem bütünlüğü içinde kurmakla mümkündür.

Aksi takdirde, dağılmakta olan sadece kurumlar değil, bizzat hakikatin algısının kendisi ile birlikte İnsan olacaktır.

Öyle ufak dokunuşlarla hasarı onarılamayacak, belki de, insanlık yolculuğunda perte atılacaktır.