Son dönemlerin modası olarak internet/Youtube yayıncılığı çerçevesinde kendilerine kendilerinden menkul kıymetler biçerek olur olmaz yayınlar yapıyorlar. Özellikle politik konular içeren konular konusunda video yayınlayanlar, araya birkaç tumturaklı alıntılar yaparak manipülatif söylemlerinin değerini arttırdıklarını sanıyorlar. Bu videoları yayınlayanların tek amacı tribünlere seslenerek ilgi toplamaktır.
Mesela tanıdığım eski siyasetçi milletvekili inşaat mühendisi olmasına rağmen sosyolojinin ve tarih biliminin otoritesi havasında yayınladığı bir videoyu konu başlığından merak ederek izleme talihsizliğine kapıldım. Videoda medeniyetimizin başlangıç bölgesi olarak kabul edilen Beyt-nahreyn/Mezopotamya sosyolojik ve tarihsel tüm değerlerini altüst ederek yaptığı videoyu tarihsel gerçekleri yerle bir ederek kendini bir yerlere konumlandırdığını sanıyor. Bu yazıyı sadece bu kişiye değil Kadya beyi Seyyid Süleyman’ın kızı babaannemin tabiriyle yarım alimlerin tümüne atfen yazıyorum.
Mim’den seçmelerde ve birçok yazı ve konuşmamda belirttiğim gibi;
Unutmayalım ki, her renk kendini yansıtır. Hiçbir renk başka rengi yansıtamaz. Gride beyaz vardır ama gri beyaz değildir. Beyt-nahreyn/Mezopotamya, Asuri, kadim Süryani, Keldani, Arap, Arami, Ermeni ve Kürt renkleriyle bezenmiştir. Mezopotamya, hepsidir ama hiçbiri tek başına Mezopotamya değildir. Anadolu, 27 rengin armonisidir, ama hiçbir renk tek başına Anadolu değildir.
Bizler nehirlere ev sahipliği yapmış topraklarımızda istilalarla, katliamlarla azınlık durumuna düşürülmüş varlığımızın yok sayılmaya çalışılmasına karşı beş bin yıllık varlığımızı kanıtlamaya çabalayan etnik-dinsel veya mezhepsel Arap-Arami-Süryani- Asuri-Keldani-Mihallemi-Maruni-Nusayri olarak adlandırılan Sami halk topluluklarıyız.
Bizler, Sami halk toplulukları olarak Beyt-Nahreyn, Mezopotamya olmadan öncede buradaydık. Tel Halef-el-Obeid – Sümer - AKAD-Asur-Babil- Arami- Arap ve benzeri birçok ad altında medeniyetin ilk temellerini attık. Bu topraklarda birçok medeniyet kurduk. Bu topraklara yerleşen (Medler, Persler, Ermeniler, Romalılar, Kürtler, Türkmenler Vd.) tüm topluluklara ve nehirlere ev sahipliği yapan topraklarımız gibi bizde olanı onlarla paylaştık, bütünleştik. Beyt-nahreyn/Mezopotamya’nın her köşesine medeniyetimizi yansıtan Şehirler kurduk. Romalılar, Selçuklular, Moğollar ve diğerleri birçok topluluğun hükümdarlığı altından yaşadıktan sonra 600 yıllık Osmanlı egemenliğinde diğer halklarla birlikte yaşadık. Birçok istilaya ve birçok katliama uğradık veya tanıklık ettik, Osmanlı dağıldı, kurulan TC ulus devletinde Türkler, Kürtler ve Çerkezlerle kaderimizi birleştirerek dört kurucu unsurdan biri olarak yer aldık ve bugüne geldik.
Beyt-Nehreyn (Mezopotamya) coğrafyasında Arap ve Aramiler dışında hiçbir etnik topluluğun kurduğu hiçbir şehre rastlamamaktayız. Örnek verecek olursak; Siirt-Sé’ard-Îs’îrd, Mardin- Erdobe, Tidu, Merdin, Merdo, Urfa- Er-Ruha-Urhai-Orhoy, Midyat-Estel ( Mizyez), Ömerli (Mâ'aserté), Savur, Cizre ( ceziret’ûl ibni amer), Nusaybin (Nasibeyn, Nsibîn), Idil (Beyt-Zebday), Silopi, Batman ( İloh, Hasan el keyf, Hısn’ıl keyf), Sason, Kozluk, Kilis, Antep (Ayintap-Kala-ül Füsus), Hatay (Antakya), İskenderun, Diyarbakır (Omid, Amid, Diyar el bekr), Elazığ ( El-eziz, Xarpot), Kızıltepe (Dunaysır), Hakkari (Çölemerik), Beyt ül Şebab’ın kurucuları Arami kökenli Süryaniler, Keldaniler, Nesturîler ve Araplardır.
Tahmin ettiğim kadarıyla cumhuriyetin ilanından sonra Güneş Dil teorisyenlerinin ve bu akımın yeni versiyonları akıldan yoksun yazıları dışında bu konuda derli toplu bir tartışma yürütülmemiş. Sadece hükümranlığı veya nüfus çoğunluğunu ele geçirenler toplum mühendisliğiyle kendilerine ait görmedikleri ve hükümranlıkları için tehlike olarak addettikleri kurucu şehir kültürünü hedef alarak talan mantığıyla çeşitli ımetotlarla gasp etmeye çalışmışlardır. Bu metotlardan en göze çarpanı adını değiştirerek ve yeni adla sahiplenerek yok etmeğe çabalamışlardır.
12. yy’dan sonra beylik düzeyinde de olsa hükümranlık kuramadık, ancak var olan yapılanmaların bir unsuru olarak yer aldık. Baskının zulmünden dolayı etnik-kültürel varlığımızı koruyabilmek amacıyla kurduğumuz derneklere adımızı bile veremedik yaşadığımız şehirlerin ismini kullanarak ( Mardinliler-Siirtliler, Hataylılar derneği gibi) örgütlenmemizi sürdürdük. Şehirlerimizin ismi yakın geçmişe kadar bizi temsil ediyordu. Siirt, Mardin, Urfa, Gaziantep/Ayintap, Adana, Mersin, İskenderun… dedin mi, bugünkü Antakya/Hatay gibi Arap -Arami halkı akla geliyordu. Demografik yapılarıyla, mimarileriyle tüm kültürel yapı taşlarıyla Arap şehirleriydi. Ancak son dönemlerde demografik yapı değişti sadece şehrin ismi artık aynı anlama gelmiyor. Bu tür örgütlenmeler bizleri ve kadim kültürümüzü temsil etmede, bizleri yansıtmada yetersiz kalıyor. Ve Türkiye’nin üçüncü büyük halkı, toplum mühendisliği çalışmalarıyla hiç örgütlenmemiş gibi yansıtılarak, örgütsüz gözüktüğü için yok sayılıyor, varlık inkâr edilince etnik-kültürel-siyasal haklarımız da red ediliyor.
Toplum mühendisleri ağız birliği etmişçesine zulme varan baskılarla devam eden asimilasyon politikalarına destek verircesine demokratlık kisvesi altında bir yandan bu politikalar sonucunda ağır baskılara maruz kalmış bir kesimi destekler gözükerek yanlarına alırken diğer yandan geri kalan tüm halk topluluklarının inkârını meşrulaştırma projelerini yürürlüğe koymaktadırlar. Bu sinsi politika dışında kendilerini ifade etmeye çalışan halkları “bu güne kadar neredeydiniz, neden mücadele etmediniz, neden sesinizi çıkarmadınız” gibi münipilatif ve provakatif suçlamalarla sanki hak talebinde bulunan diğer halkların hak taleplerinin rakipleriymiş gibi karşı karşıya getirerek sindirmeyi amaçlamaktadırlar. Böylece red ve inkâr politikalarının mağduru halkları karşı karşıya getirme çabasıyla bir taşla iki kuş vurma politikasıyla red-inkar ve asimilasyon politikasının bu günkü versiyonunu meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Ne yazık ki gözlemlediğimiz kadarıyla azımsanmayacak bir kesim bu toplum mühendisliğinin etkisi altında kalarak “bu güne kadar neredeydiniz, neden mücadele etmediniz, neden sesinizi çıkarmadınız” gibi sığ münipilatif söylemleri dillendirmektedir.
Sami halk toplulukları ve özellikle Araplar olarak demokrasi ve hak mücadelesinin her alanında var olduğumuz savını savunmak tek kelimeyle zül olarak addettiğim için üzerinde durmayacağım çünkü gerçekten mücadele içinde emeği olanlar onlara demokrasi ve hak mücadelesinde yol arkadaşlığı etmiş olan Arap -Arami kökenli arkadaşlarımızın katkılarını çok iyi bilirler. Geri kalan toplum mühendislerine ve miras yedilere ise ne söylesek anlamı olmayacak. Onlara sadece yaşadıkları şehirlerin kuruluş tarihini okuyarak kimler tarafından kurulduğunu hatırlatmak istiyorum.
Unutulmamalıdır ki, demokrasi ve hak mücadelesi kendine hak gördüğünü kendi dışındakilere de en önemlisi en zayıf olanında hakkı olduğunu benimseyebilme olgunluğunu gösterebilme ve onun uğruna mücadele edebilmektir. Tersi durum ise güçlünün hukukunu uygulama olur o zaten yıllardır uygulanıyor. Bu durum bana bir fıkrayı hatırlatıyor. Zenginin biri camiye dua etmeye gidiyor. Girişeceği büyük bir iş için Allahtan destek isteyecektir. Nafile namazını kılıp dua etme pozisyonu alınca yanında yoksulluğu her halinden belli olan birinin de dua etmeye hazırlandığını görünce telaşlanır. Yoksulun kulağına eğilerek benim çok önemli bir işim var onun için dua edeceğim sen sadaka için dua edeceksen ben sana bir sadaka vereyim dua edip meşguliyet yaratma der. Fıkradaki kısadan hisse Allah varsa herkes için zengini içinde fakiri içinde var olduğunu bilebilmektir.
Hak arama mücadelesini kendi tekelimizde görerek, konjöktürel sayısal çoğunluğu hakimiyet olarak görerek bizim dışımızdakilerin her hak aramasını kendimize rakip görerek sindirmeye çalışmamız, mücadelemizi güçlendirmez tam aksine sadece mücadelemizin meşruiyetini zayıflatır. Hak varsa herkes için vardır. En önemlisi kendi dışımızdakilerin haklarını görebilmemiz bizim hak arama mücadelemizin meşruiyetinin temelini oluşturup güçlendirecektir.
Biz Arap –Aramiler olarak Beyt-Nahreyn’de binlerce yıl bu anlayışla komşumuzu kendimiz gibi severek medeniyetlere ışık tutan kadim Beyt-Nahreyn (Mezopotamya) medeniyetini kurduk. Beyt-nahrey’nin Sessiz çığlığının duyulması ve Komşumuzu kendimiz gibi sevmek dileğiyle.
Mim Yavuz Binbay