DİYARBAKIR HABER- Türkiye’de silahsızlanma tartışmaları, toplumsal barış arayışları ve demokratikleşme beklentileri sürerken, sürecin hangi aşamada olduğu ve bundan sonra hangi adımların atılması gerektiği soruları gündemdeki yerini koruyor.
Toplumsal Mutabakat Derneği Genel Başkanı Mahmut Şimşek, Öz Diyarbakır Gazetesinin sorularını yanıtlayarak Türkiye’nin önündeki süreci, siyasi aktörlerin sorumluluklarını, sivil toplum kuruluşlarının rolünü ve Kürtlerin demokratik haklarına ilişkin beklentileri değerlendirdi.
Geçiş süreci ile çözüm sürecinin birbirinden ayrılması gerektiğini savunan Şimşek; kalıcı barışın yalnızca silahsızlanmayla sınırlı kalamayacağını, toplumsal güvenin güçlendirilmesi, eşit yurttaşlık anlayışının geliştirilmesi ve demokratik hakların güvence altına alınması gerektiğini vurguladı. Şimşek, siyasi partilere, devlete ve sivil toplum kuruluşlarına önemli sorumluluklar düştüğünü belirterek toplumsal mutabakatın sokakta, mahallede ve toplumun bütün kesimleri arasında karşılık bulması gerektiğine dikkat çekti.
Toplumsal mutabakat fikri nasıl ortaya çıktı?
Sayın Şimşek, siz toplumsal mutabakat yaklaşımını sürecin önemli bir parçası olarak uzun süredir gündeme getiriyorsunuz. Türkiye’de yaşanan gelişmeleri değerlendirirken sizi bu fikre yönelten temel nedenler nelerdi? Bugünkü tabloyu önceden öngörmenizi sağlayan hangi siyasi ve toplumsal işaretleri gördünüz?
“Biz Toplumsal Mutabakat Derneği olarak yalnızca güncel siyasi gelişmeleri yorumlayan bir yapı değil, toplumun geleceğine ilişkin düşünce üreten bir kuruluşuz. Geçmişte yaşanan süreçleri, özellikle 2009-2012 dönemindeki gelişmeleri ve 2015’te yaşanan başarısızlığı değerlendirirken temel bir soruya odaklandık: Türkiye yeni bir döneme girecekse bunun toplumsal zemini nasıl oluşturulmalı? Bizim üzerinde durduğumuz mesele, yalnızca devlet ile örgüt arasında bir görüşmenin gerçekleşmesi değildi. Asıl mesele, bu temasların toplumun tamamını ilgilendiren demokratik bir dönüşüme kapı aralayıp aralamayacağıydı. Devlet ile silahlı yapı arasındaki gerilimin azaltılması önemli bir aşamadır. Ancak bu aşamanın kalıcı bir toplumsal uzlaşmaya dönüşmesi için insanların birbirine güven duyması, kendisini eşit yurttaş olarak hissetmesi ve geleceğe ilişkin beklentilerinin karşılık bulması gerekir. Bizim toplumsal mutabakat derken anlatmak istediğimiz de budur. Türkiye’nin yeni bir demokratik anlayışa, toplumun farklı kesimlerini kapsayan bir uzlaşmaya ve hakların eşit biçimde ele alındığı bir düzene ihtiyacı var. Bu yaklaşımın yalnızca siyasi söylemlerde kalmaması, somut adımlarla desteklenmesi gerekiyor”

Geçiş süreci ile çözüm süreci neden birbirinden ayrılmalı?
Açıklamalarınızda özellikle geçiş süreci ile çözüm sürecinin birbirine karıştırılmaması gerektiğini vurguluyorsunuz. Kamuoyunda ise bu kavramlar zaman zaman aynı anlamda kullanılıyor. Sizce iki süreç arasındaki temel fark nedir? Bu ayrım yapılmadığında Türkiye nasıl bir riskle karşı karşıya kalabilir?
“Bizim en çok üzerinde durduğumuz konulardan biri bu. Şu anda yaşanan gelişmeleri doğrudan tamamlanmış bir çözüm süreci olarak değerlendirmek doğru değil. Öncelikle bir geçiş aşamasından söz ediyoruz. Bu aşamada silahsızlanma, karşılıklı temaslar ve çatışma ortamının sona erdirilmesine yönelik adımlar öne çıkıyor. Kırk yıllık bir çatışma geçmişinden söz ediyoruz. Bu kadar uzun süre devam eden bir sorunun bütün sonuçlarının kısa zamanda ortadan kalkmasını bekleyemeyiz. Sürecin kendi dinamikleri, zorlukları ve aşılması gereken engelleri var. Ancak geçiş aşamasının başarıya ulaşması, tek başına kalıcı barışın sağlandığı anlamına gelmez. Sonraki aşamada demokratik hakların, toplumsal güvenin, siyasi katılımın ve ekonomik fırsatların nasıl güçlendirileceği ele alınmalıdır. Siyasi aktörlerin görevi, henüz tamamlanmamış bir aşamayı nihai sonuç gibi sunmak ya da süreci sürekli başarısızlık üzerinden tartışmak değildir. Yapılması gereken, gelişmeleri doğru okumak ve gelecekteki demokratik adımlar için hazırlık yapmaktır. Bizim itirazımız, geçiş aşamasının çözümün tamamıymış gibi görülmesinedir. Birbirinden farklı aşamaları doğru değerlendirebilirsek hem siyasi tartışmalar daha sağlıklı yürür hem de kalıcı barış için gereken adımların önünü açabiliriz”
Kalıcı barış için devletin ve siyasetin sorumluluğu ne olmalı?
Devlet ile silahlı yapı arasındaki görüşmelerin ve silahsızlanma adımlarının ardından toplumun devletten beklentileri de artıyor. Siz, devletin yalnızca güvenlik alanında değil, demokratikleşme konusunda da sorumluluk üstlenmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Bu yeni dönemde devletin ve siyasi iktidarın öncelikleri neler olmalı?
“Devletin temel sorumluluğu, bütün yurttaşlarına eşit mesafede durmak ve onların haklarını güvence altına almaktır. Eğer silahların devre dışı kaldığı, çatışma ihtimalinin azaldığı bir ortam oluşturuluyorsa bunun toplumun günlük hayatına da yansıması gerekir. İnsanlar yalnızca güvenlik ortamının değişmesini değil, kendi yaşamlarında da olumlu gelişmeler görmeyi bekler. Ekonomik imkânlara erişim, sosyal haklar, siyasal katılım ve kültürel özgürlükler bu açıdan büyük önem taşıyor. Devletin hakem rolünü güçlendirmesi gerektiğini düşünüyoruz. Toplumun bir bölümünün kendisini dışlanmış hissettiği bir ortamda bütünleşmeyi sağlamak kolay değildir. Bu nedenle devletin farklı kimlikleri, talepleri ve beklentileri demokratik bir anlayışla ele alması gerekiyor. Siyasi iktidar kadar muhalefetin de sorumluluğu var. Bir siyasi parti süreci kimin başlattığına bakarak tutum belirlememeli. Eğer ülkenin geleceği açısından olumlu bir gelişme yaşanıyorsa buna katkı sunmalı, eksiklikleri varsa bunların giderilmesi için çalışmalı. Burada asıl mesele siyasi kazanç elde etmek değil, toplumun kazanmasını sağlamaktır. Demokrasi, yalnızca iktidarın veya muhalefetin kendi seçmenine hitap etmesiyle gelişmez. Farklı kesimlerin ortak bir gelecek kurabilmesiyle güçlenir”
Kürtlerin demokratik hakları ve anadilde eğitim meselesi
Konuşmanızda Türkiye’nin önündeki iki temel çıkmazdan birinin ekonomik sorunlar, diğerinin ise Kürtlerin demokratik hakları olduğunu ifade ediyorsunuz. Özellikle anadilde eğitim konusunu gündeme getiriyorsunuz. Sizce bu taleplerin karşılanması Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü açısından nasıl değerlendirilmelidir?
“ Türkiye’nin ekonomik sorunları ile demokratik haklar meselesini birbirinden bağımsız düşünemeyiz. İnsanların geçim sıkıntısı yaşadığı, gelecek konusunda kaygı duyduğu ve kendisini yeterince temsil edilmemiş hissettiği bir ortamda toplumsal huzuru güçlendirmek de zorlaşır. Kürtlerin demokratik hakları konuşulurken meseleyi yalnızca güvenlik penceresinden değerlendirmek doğru değildir. Anadilde eğitim de bu tartışmanın önemli başlıklarından biridir. Bir insanın kendi anadilinde eğitim istemesini doğrudan bir bölünme meselesi olarak görmek yerine, bu talebin demokratik çerçevede nasıl karşılanabileceğini tartışmak gerekir. Türk yurttaşların kendi dilleriyle kurduğu bağ ne kadar doğal ve değerliyse Kürt yurttaşların kendi dilleriyle kurduğu bağ da o kadar önemlidir. İki dilin ve iki kültürün bir arada var olması, tek başına ülkenin bütünlüğüne tehdit oluşturmaz. Bizim savunduğumuz yaklaşım, hakların eşitliği ve yurttaşların kendilerini özgürce ifade edebilmesidir. İnsanlar kimlikleri veya dilleri nedeniyle kendilerini baskı altında hissetmediklerinde ortak yaşama iradesi de güçlenebilir. Bu nedenle demokratik haklar meselesinin ertelenmeden, toplumsal gerçekler dikkate alınarak ele alınması gerektiğine inanıyoruz. Kalıcı bir uzlaşma, insanların taleplerini dile getirebildiği ve bu taleplerin demokratik yöntemlerle tartışılabildiği bir ortamda gelişir”

Sivil toplum kuruluşları barış sürecine nasıl katkı sunabilir?
Sivil toplum kuruluşlarını demokrasinin sigortası olarak tanımlıyorsunuz. Ancak STK’ların bir bölümü siyasi tartışmaların dışında kalamıyor veya yeterince etkin rol üstlenemiyor. Sizce sivil toplum kuruluşları bu dönemde nasıl bir sorumluluk üstlenmeli? Önerdiğiniz sivil ombudsmanlık platformu neyi değiştirebilir?
“Sivil toplumun görevi, yalnızca belli günlerde açıklama yapmak veya siyasi gelişmelere tepki göstermek değildir. Toplumun farklı kesimleri arasında iletişim kurmak, sorunları tespit etmek ve çözüm önerileri geliştirmek de sivil toplumun sorumluluğudur. Biz, sivil ombudsmanlık platformu fikri üzerinde duruyoruz. Burada kastettiğimiz; sivil toplum kuruluşlarının, meslek odalarının, üniversitelerin, vakıfların, kanaat önderlerinin ve yerel yönetimlerin ortak bir zeminde buluşabilmesidir. Bu yapı, farklı kesimlerin birbirini dinleyebileceği, şehirlerin sorunlarının birlikte değerlendirilebileceği ve toplumsal taleplerin karar vericilere aktarılabileceği bir mekanizma olarak düşünülebilir. Diyarbakır açısından baktığımızda da önemli bir eksiklik görüyoruz. Şehrin yöneticileri, meslek kuruluşları, üniversitesi, iş dünyası ve sivil toplum kuruluşları ortak sorunlar etrafında yeterince güçlü bir iş birliği kurabilmelidir. Trafikten istihdama, eğitimden ekonomik kalkınmaya kadar pek çok mesele ortak akıl gerektiriyor. Bir STK'nın yalnızca bir siyasi partinin çıkarları doğrultusunda hareket etmesi, toplumun tamamını temsil etmesini zorlaştırır. Sivil toplumun bağımsızlığı, güvenilirliği ve eleştirel tutumu önemlidir. Bizim önerimiz, herkesin kendi siyasi veya kurumsal kimliğini bir kenara bırakması değil; bu kimliklerin üzerinde ortak toplumsal ihtiyaçları konuşabileceğimiz bir zemin oluşturulmasıdır. Demokrasiye katkı sunacak sivil toplum anlayışının temelinde bu yaklaşım bulunmalıdır.”
Diyarbakır’ın sorunları, siyasi temsil ve yerel sorumluluk
Diyarbakır’ın bölge açısından taşıdığı öneme dikkat çekiyor, şehrin yeterince sahiplenilmediğini söylüyorsunuz. Kentin trafik sorunlarından altyapıya, ekonomik gelişmeden siyasi temsile kadar birçok başlık tartışılıyor. Sizce Diyarbakır’ın bu sorunları aşabilmesi için hangi adımlar atılmalı ve kent yöneticileri nasıl bir sorumluluk üstlenmeli?
“Diyarbakır yalnızca kendi sınırları içindeki insanlardan ibaret bir şehir değildir. Tarihi, kültürü ve toplumsal etkisiyle bölge açısından önemli bir merkezdir. Bu nedenle şehrin sorunlarını da yalnızca belediyelerin veya tek bir kurumun meselesi olarak görmemek gerekir. Valilik, belediyeler, üniversiteler, ticaret ve sanayi odaları, iş dünyası ve sivil toplum kuruluşları ortak bir masa etrafında buluşabilmelidir. Her kurum kendi görevini yerine getirirken aynı zamanda kentin genel çıkarlarını da gözetmelidir. Bugün insanlar trafik sorunundan, tamamlanmayan yollardan, altyapı eksikliklerinden ve ekonomik sıkıntılardan söz ediyor. Bu sorunların çözümü için sorumlulukların açık biçimde belirlenmesi ve kurumlar arasında koordinasyon sağlanması gerekiyor. Siyasi temsil de yalnızca seçimlerde alınan oylarla ölçülmemelidir. Seçilmiş temsilcilerin, milletvekillerinin ve yerel yöneticilerin yaptıkları hizmetlerle değerlendirilmesi gerekir. Vatandaşın beklentisi, sorunlarını gündeme taşıyan ve çözüm için somut çaba gösteren bir siyaset anlayışıdır. Diyarbakır’da farklı siyasi görüşlere sahip kesimlerin bir araya gelebilmesi, kentin geleceği açısından önemlidir. İnsanları siyasi kimlikleri nedeniyle dışlamak veya ortak çalışma imkânlarını ortadan kaldırmak şehre fayda sağlamaz. Bizim çağrımız, Diyarbakır’ın bütün dinamiklerinin ortak sorumluluk üstlenmesidir. Şehrin sorunlarını başkalarının çözmesini beklemek yerine, herkesin kendi yetki ve imkânları ölçüsünde katkı sunması gerekir”
Sürecin geleceği, yeni anayasa ve Türkiye’nin ortak geleceği
Son olarak, önümüzdeki döneme ilişkin beklentilerinizi sormak istiyorum. Silahsızlanma adımlarının ardından demokratikleşme, yeni anayasa, eşit yurttaşlık ve toplumsal barış konularında nasıl bir yol izlenmeli? Türkiye’nin kalıcı bir uzlaşmaya ulaşabilmesi için siyasi aktörlere ve topluma son mesajınız ne olur?
“Öncelikle sabırlı olmak ve gelişmeleri doğru değerlendirmek gerekiyor. Uzun yıllar devam etmiş bir çatışma ortamının ardından toplumsal güvenin yeniden kurulması kolay değildir. İnsanların birbirine güvenmesi, geçmişin acılarının anlaşılması ve yeni bir ortak gelecek fikrinin güçlenmesi zaman alır. Ancak sabır, hiçbir şey yapmadan beklemek anlamına da gelmemelidir. Geçiş aşamasında atılan adımların ardından demokratikleşme konusunda hangi düzenlemelerin yapılacağı, yurttaşların hangi haklardan yararlanacağı ve toplumun farklı kesimlerinin karar süreçlerine nasıl katılacağı açık biçimde tartışılmalıdır. Yeni anayasa meselesini de bu çerçevede önemsiyoruz. Türkiye'nin demokratik standartlarını güçlendiren, yurttaşların haklarını güvence altına alan ve farklı kimliklerin eşitliğini esas alan bir anayasal yaklaşım üzerinde durulmalıdır. Siyasi partilerin de kendi aralarındaki rekabeti ülkenin geleceğine ilişkin ortak sorumluluklarının önüne geçirmemesi gerekir. Bir parti sürece katkı sunduğunda bunu yalnızca diğer partinin kazancı olarak değerlendirmek doğru değildir. Önemli olan toplumun kazanmasıdır. Ben Türklerle Kürtlerin eşitlik temelinde, kardeşçe ve insanca bir arada yaşamasının Türkiye'ye büyük bir güç kazandıracağına inanıyorum. Ülkenin geleceğini yalnızca güvenlik politikaları üzerinden düşünmemek gerekir. Demokrasi, ekonomik gelişme, kültürel haklar ve toplumsal güven birlikte ele alınmalıdır. Türkiye, farklı kesimlerin potansiyelini ortak bir gelecek için değerlendirebilirse bölgesinde çok daha güçlü bir konuma ulaşabilir. Bu fırsatın heba edilmemesi gerekiyor. Siyasetçilerin de topluma korku ve güvensizlik yerine umut, demokratik irade ve ortak yaşam fikri sunması gerektiğini düşünüyorum”
Sayın Mahmut Şimşek, Türkiye’deki geçiş sürecine, toplumsal mutabakat arayışlarına, demokratik haklara ve Diyarbakır’ın sorunlarına ilişkin değerlendirmeleriniz için teşekkür ediyorum.




