Temmuz ortası geldi çattı. Güneş tam tepedeyken Diyarbakır’da dışarıda olmak, adeta fırının içine girmeye benziyor. Resmi hava durumu 42-43 dereceyi gösteriyor ama biz burada, çok iyi biliyoruz ki hissedilen sıcaklık bunun çok üzerinde. Gölgeyi bile yakan bir sıcak var üzerimizde.
Oysa bu ayın başında, geceleri üzerimize ince bir battaniye alacak kadar serin bir hava vardı. İnsanı yanıltan da bu oldu belki. Ne olduysa birden bire oldu. Sanki şehir, güneşin öfkesine tutuldu.
Bu yakıcı havalarda dikkatli olmak artık bir tercih değil, zorunluluk. Özellikle yaşlılarımız, çocuklarımız, kalp ve tansiyon gibi kronik hastalığı olanlar. Sıcaklığın zirve yaptığı öğle saatlerinde dışarı çıkmak, sağlıkla kumar oynamak gibi. Gölgede durmak bile yetmiyor; beton ısınıyor, asfalt kavuruyor, gece bile nefes almak zorlaşıyor.
Peki ne yapılmalı? Öncelikle, bu havaları hafife almamalıyız. Gün içinde bol su tüketmeli, açık renkli ve hafif kıyafetler tercih etmeli, mümkünse güneş altındaki fiziksel faaliyetlerden kaçınmalıyız. Ayrıca komşularımızı, yaşlı akrabalarımızı da unutmamalıyız. Sıcak hava sadece bedeni değil, zihni de yoruyor.
Küresel iklim krizinin etkilerini her geçen yıl daha fazla hissediyoruz. Bu aşırı sıcaklar, sadece yaz mevsiminin değil, geleceğimizin de habercisi. Bu yüzden bireysel tedbirlerin yanı sıra, şehir planlamasından enerji kullanımına kadar birçok konuda yeniden düşünme vaktimiz geldi de geçiyor.