Hatırlamak isyandır: Bize unutturulanların anatomisi
Hiçbir şey göründüğü gibi değil bu ülkede. Görünen gerçeklik çoğu zaman perde. Perdenin arkasında ölümler,yıkımlar,sessizlikler var.
Ama biz, sahnedeki gösteriye o kadar odaklanmışız ki, sahne arkasını merak etmiyoruz bile. Birileri sürekli senaryoyu değiştiriyor,dekoru yeniliyor,repliğimizi fısıldıyor.
Ve biz, “özgür birey” olduğumuzu sanarak rollerimizi oynuyoruz.
Her büyük travmadan sonra başka bir şey konuşuluyor.
Kadın öldürülüyor; ertesi gün derbi var.
Çocuklar siyanürle can veriyor; haberin hemen ardından bir şarkıcının konser görüntüsü geliyor.
Trende onlarca kişi yanarak ölüyor; birkaç gün sonra sunucular gülerek sabah programı sunuyor.
Bu bir tesadüf mü? Hayır.
Bu bir sistemdir.
Bilinçli, hesaplı, deneyimlenmiş bir unutturma düzeni.
Unutturmak bir yönetim biçimidir.
Çünkü hafızasını yitirmiş toplum, hesap soramaz. Unutkan halklar her gün yeniden aldatılır.
Bugün “bu son” dediğimiz ölümleri, yarın daha vahimi izliyor.
Her acının üzerine yeni bir eğlence örtülüyor.
Tıpkı bir yarayı makyajla kapatmak gibi.
İz kalıyor, ama kanayan yer görünmüyor.
Sistem yalnızca medyayla değil, duyu organlarımızla oynayarak bunu yapıyor.
Dikkatimizi çeken ne varsa, ona yöneliyoruz.
Bu yüzden medya çığlık atıyor.
Renkler patlıyor, ses yükseliyor, yüzler gülüyor.
Oysa aynı anda başka yerlerde insanlar susuyor, kararıyor, ağlıyor.
Sistemin bize çizdiği yol haritası basit:
Gör → Eğlen → Tüket → Unut.
Ve bu döngü, o kadar hızlı ki düşünmene vakit kalmıyor.
Yediklerimizle şekilleniyoruz.
İbn Haldun’un “insan ne yerse ona dönüşür” cümlesi artık yalnızca fiziksel değil, kültürel bir gerçekliktir.
Doğu coğrafyasında, özellikle Türkiye’nin iç ve doğu bölgelerinde kırmızı et ağırlıklı beslenme, zamanla toplumsal karakteri şekillendirmiştir.
Et, güçtür, kasırdır.
Ama aynı zamanda acelecilik, sabırsızlık, şiddetle iç içedir.
Batı ise daha çok sebzeyle, meyveyle, zeytinyağıyla yoğrulmuş bir kültür sunar.
Yani yumuşaklık, denge, içe dönüş.
Modern şehirdeyse tavuk baskın.
Ucuz, hızlı üretilen, kontrolsüzce tüketilen bir gıda.
Tavuk ne yapar? Düşünmeden kaçar.
Refleksle hareket eder.
Ve bu hayvanı sürekli tüketen insan da zamanla aynı reflekslere sahip olur: Düşünmeden öfkelenir, düşünmeden konuşur, düşünmeden karar verir.(Ortadoğu insanı ve Müslüman Arap halkı gibi...)
Yani mutfaklarımız, aslında zihnimizi şekillendiren laboratuvarlara dönüşmüştür.
Sesler de bizi biçimlendiriyor.
Her şey titreşimdir.
Ve titreşim bir dildir.
Müzik, ses dalgası değil; doğrudan ruha yazılan bir komuttur.
Bugün piyasada dinlediğimiz müziklerin çoğu 440 Hz frekansında.
Bu frekans, zihni hafifçe tırmalar.
İnsan odaklanamaz, huzursuz olur ama nedenini bilmez.
Çünkü sistem öyle ister:
Sürekli bir uyarı hali.
Sürekli bir hazır olma, bir “şimdi olmalı” duygusu.
Oysa 432 Hz, doğanın frekansıdır.
Kalp atışıyla, suyun akışıyla, kuşların ötüşüyle uyum içindedir.
Ama doğayla uyumlu olan sistemle uyumlu değildir.
Çünkü doğa özgürleştirir, sistemse seni sessizleştirir.
Bu yüzden müzik endüstrisi seni tüketiciye dönüştürür.
Ve sen, melodinin içindeki komutu duyamazsın:
“Düşünme, sadece eğlen.”
Unutmaya zorlayan yalnızca medya değil.
Okuldan başlayarak verilen her bilgi, aslında unutmamızı kolaylaştırır.
Ezber kültürü, düşünceyi ezer.
Test kitapları, sorgulamayı törpüler.
Okumak, sadece sınav için yapılır.
Beyin, hatırlamak yerine depolar.
Ve sonra siler.
Eğitim sistemi seni düşünen birey değil, uyum sağlayan vatandaş yapmak ister.
Sakın unutma: Düşünen insan tehlikelidir.
Çünkü hesap sorar.
Çünkü merak eder.
Çünkü zinciri fark eder.
Peki ne yapmalı?
Belki ilk olarak susmalıyız.
Ama bu sefer bastırılmak için değil, duymak için susmalıyız.
Seslerin arasında değil, sessizlikte düşünmek gerekir bazen.
Tabağımıza baktığımızda sadece kaloriyi değil, kültürü görmeliyiz.
Dinlediğimiz müziğin sadece ritmini değil, niyetini duymalıyız.
Gündemlere değil, gündemlerin niyetine bakmalıyız.
Ve en önemlisi: Herkesin unuttuğu yerde hatırlamak bir direniştir.
Çünkü sistemin en büyük korkusu unut(a)mayan bir halktır.
Unutmayan, hesap sorar.
Unutmayan, sormaya başlar:
“Bu kadar ölüm neden normalleşti?”
“Bu kadar acı neden sessiz kaldı?”
“Bu kadar insan neden bu kadar sessiz?”
Belki de en güzel cümleyle bitirmeli:
Hatırlamak isyandır.
Ve isyan bazen sadece şu cümleyle başlar:
“Hayır. Unutmayacağım.”