Muayene Odasında Sessizlik
Kadın muayene odasının kapısını kapattığında dışarıdaki sesler bir anda anlamını yitiriyordu. Koridordaki ayak sesleri, bekleme salonundaki fısıltılar, floresan lambaların ince vızıltısı kapının öte yanında kalıyordu. İçeride zaman yavaşlıyor, oda kendi içine çekiliyordu.
Zemin koyu renk ahşaptı; yıllardır silinmiş ama hiçbir zaman tam parlamamıştı. Ayaklarının altında hafif bir serinlik hissediliyordu. Ortada duran ağır masa yere kök salmış gibiydi. Masanın köşesindeki küçük vazoda birkaç çiçek başını eğmişti; su durgundu, yüzeyinde ince bir toz tabakası vardı. Karşı duvarda asılı eski bir portre, silikleşmiş yüzüyle odayı izliyordu. Pencere yarı kapalıydı; dışarıda sis vardı ve şehir, sınırlarını kaybetmiş gibiydi.
İçeride yalnızca iki şey vardı: bir insan ve onun zihni.
Kadın yıllardır bu odaya girip çıkıyordu. Psikiyatrist olarak dinlemiş, not almış, susmuş, konuşmuştu. Zaman geçmişti; mevsimler değişmiş, bazı danışanlar gelmiş ve gitmiş, bazıları hiç değişmemişti. Ama son zamanlarda fark ettiği bir şey vardı. İnsanlar ona doğruyu anlatmak için gelmiyordu. Ayakta kalabilmek için benimsedikleri yanlışların onaylanmasını istiyorlardı.
Doğrunun Sessizliği
Her seans benzer bir his bırakıyordu içinde. Doğru olan şeyler sessizdi. Kendini savunmuyor, yükselmiyor, gösteriş yapmıyordu. Tıpkı odadaki masa gibi; oradaydı ama kimse ona bakmıyordu. Danışanların anlattıkları ise güçlüydü: gerekçeli, düzenli, kalabalıktı. Yanlışlar hayatla uyumluydu. Sisteme çarpmıyor, aksine ona yaslanıyordu.
Kadın doğruyu dile getirdiğinde odanın havası değişiyordu. Sanki pencere aralanıyor, dışarıdaki sis içeri sızıyordu. Danışan huzursuzlanıyor, oturuşunu değiştiriyor, bakışlarını kaçırıyordu. Doğru, insanları rahatlatmıyor; düzenle yüzleştiriyordu.
Yanlışın Konforu
Yanlışlar konforluydu. Koltukların yumuşaklığı, ışığın loşluğu, duvarların nötr rengi yanlışla uyum içindeydi. Yanlış konuşulurken danışan sırtını koltuğa yaslıyor, omuzları düşüyor, nefesi yavaşlıyordu. Kadın bunu yüzlerde görüyordu.
Yanlış, bireyin olduğu kadar toplumun da işine yarıyordu. Yanlış sayesinde insanlar çalışıyor, susuyor, katlanıyor, uyum sağlıyordu. Yanlış, pencerenin dışındaki sis gibiydi; görüş kısıtlıydı ama kimse kaybolduğunu hissetmiyordu.
içsel Fırtınalar
Ama kadının içinde sessizlik yoktu. Seanslardan sonra odasında yalnız kaldığında bunu fark ediyordu. Masanın başında oturuyor, kalemi eline alıp bırakıyordu. Duvar saatinin tik takları zamanla daha belirgin hale gelmişti.
Kendi zihni, danışanlarının zihninden farklı değildi. Korku, kaygı, öfke ve hırs birbirine çarpıyor, birbirini besliyordu. Bazen danışanın acısı kendi geçmişinin yaralarını tetikliyor, bazen kendi yetersizlik korkusu danışanın çöküşüyle birleşiyordu. Odanın içinde görünmeyen ama ağırlaşan bir hava oluşuyordu.
Kendi Zihninin Labirenti
Bir gün danışanını dinlerken fark etti: Onların yaşadığı karmaşa, aslında onun içinde de vardı. Her hikâye kendi zihninde yankılanıyor, kendine ait olmayan bir çığlık gibi kulaklarında çınlıyordu.
Bu oda yalnızca danışanların zihni için değil, onun zihni için de bir labirentti. Masa kontrol ihtiyacını, koltuk teslimiyeti, pencere kaçış arzusunu, portre ise yüzleşmekten kaçtığı hakikati temsil ediyordu. Rolleri farklıydı ama zemin aynıydı. Bu farkındalık ağırdı ama yön göstericiydi. Zihnini tanımadan başkalarına eşlik etmek mümkün değildi.
Etik ile Gerçek Arasında
Kadın bazen masanın kenarına parmaklarını bastırıyordu. Ahşabın sertliği ona sınırları hatırlatıyordu. Etik, bu odada bir ilke değil, bir ağırlıktı. Doğruyu söylemek zemini çatlatabilirdi. Yanlışı onaylamak ise her şeyi yerli yerinde tutuyordu.
Ama her yanlış onaylandığında odanın havası biraz daha ağırlaşıyor, nefes almak zorlaşıyordu. Danışanlar bunu fark etmiyordu. Onlar yalnızca koltuğun rahatlığıyla meşguldü.
Zamanla Gelen Direniş
Zaman geçtikçe şunu fark etti: Doğru acele etmiyordu. Yanlışlar gürültülüydü; doğru ise bekliyordu. Gün içinde yer değiştiren ışık gibi, sessizce ve yavaşça.
Bir seansın ortasında anladı ki zemin anlatılanlara tepki veriyordu. Yanlışlar konuşuldukça sertleşiyor, doğruya yaklaşan cümlelerde hafifçe esniyordu. Danışan bunu hissetmiyordu. Ayakları yere basıyordu ama zeminle temas etmiyordu.
Sessizlik ve Uyum
Muayene odasında yine sessizlik vardı. Ama bu sessizlik herkes için aynı değildi. Danışanlar sessizliği boşluk sanıyordu. Kadın ise sessizliğin dolu olduğunu görüyordu. Duvarlar konuşulmayanları tutuyor, pencere dışarıdaki sisle değil içerideki belirsizlikle kaplanıyordu.
O an fark etti: Danışanlar bu efektleri görmüyordu. Canlı zemini, ağırlaşan havayı, sessizliğin yön değiştirdiğini… Kendi hikâyelerinin gürültüsünde kalıyorlardı.
Ama o görüyordu. Çünkü artık odaya değil, oda aracılığıyla zihne bakıyordu.
Görmeden Eşlik Edilmez
Artık biliyordu ki danışanlara hakikati anlatmak her zaman mümkün değildi. Ama hakikatin görülebileceği bir alan sunmak mümkündü. Oda bu alanın kendisiydi. Masa, zemin, pencere, portre… Hepsi yaşayan tanıklardı.
Bir psikiyatristin görevi doğruyu dayatmak değil, görme ihtimalini canlı tutmaktı. Kendi içindeki fırtınayı tanıdığı için artık bu odada kaybolmadan durabiliyordu. Danışanların göremediğini görmek onu yukarıda değil, daha derinde tutuyordu.
Seans bitti. Kadın kapıyı açtı. Koridor yine gürültülüydü. Ayak sesleri, konuşmalar, acele… Her şey yerli yerindeydi. Muayene odasında sessizlik kaldı. Ama bu sessizlik cansız değildi. Yaşıyordu.