Damla, var olduğunu ilk fark ettiğinde etrafı seslerle çevriliydi; her biri ona nasıl olması gerektiğini fısıldıyor, nereden akarsa doğru olacağını söylüyor, hangi yola girerse kaybolmayacağını vaat ediyordu. Ancak Damla, ne kadar dikkatle dinlerse dinlesin, bu çağrıların hiçbirinde kendine ait bir titreşim bulamıyordu. Çünkü duyduklarının hepsi düzenli, güçlü ve ikna ediciydi; ama hiçbiri ona içeriden dokunmuyordu.
Yolunun bir yerinde büyük bir nehirle karşılaştı. Nehir coşkulu akıyor, binlerce damlayı aynı ritimde taşıyor, gücünü sayısından alıyordu. Bu büyüklük ilk anda güven verici görünüyordu; çünkü ait olmak yorgunluğu azaltıyor, yön belirsizliğini geçici olarak susturuyordu. Fakat Damla, bu akışa girdiğinde çoğalacağını ama kendisi olarak kalamayacağını sezdi.
Akışın Sertleştiği Yer
Zamanla suyun hızı arttı, çağrılar çoğaldı ve davet yerini zorunluluğa bıraktı. Çünkü akış artık sadece hareket etmeyi değil, aynı yönde gitmeyi şart koşuyordu. Bu baskı fiziksel değildi; ama ondan daha güçlüydü. İtirazı anlamsız, durmayı ise neredeyse bir kusur gibi gösteriyordu.
Damla savrulurken, etrafındaki damlaların birbirine çarptığını; bazılarının hızdan parçalandığını, bazılarının ise tutunmaya çalışırken formunu kaybettiğini gördü. İlk kez var olmanın hareket etmekle değil, yönünü seçebilmekle ilgili olabileceğini düşündü.
Akıntının kenarında dar ve taşlı bir açıklık belirdi. Orası güvenli değildi; hatta ilk bakışta daha tehlikeliydi. Çünkü sürüklenmek yerine çarpmayı, hız yerine sürtünmeyi, çoğunluk yerine yalnızlığı teklif ediyordu. Ama Damla, bu dar alanda en azından yönünü kendisinin belirleyebileceğini hissederek akıştan ayrılmayı seçti.
Kayalara çarptığında formu sarsıldı, iç yapısı zorlandı ve bir an için tamamen dağıldığını sandı. Ama bu dağılma yok olmaya değil, yüklerinden ayrılmaya benziyordu. Çünkü ilk kez başkasının hızına değil, kendi direncine temas ediyordu. Bu temas acı verse de sahiciydi.
Sessizce Açılan Işık
Yarık boyunca ilerlerken akış yavaşladı, zaman genişledi ve Damla artık sürüklenmiyor; yalnızca varlığını koruyarak durabiliyordu. Bu durma hâli bir boşluk değil, yoğun bir açıklık taşıyordu. Çünkü kimse onu izlemiyor, kimse ondan bir şey beklemiyordu.
Toprak bir noktada açıldı ve Damla yeniden hareket ettiğinde bu hareket bir çağrıya cevap değil, içeriden doğan doğal bir akıştı. Etrafında beliren diğer damlalarla birlikte ilerliyordu; ama hiçbiri diğerine benzemiyor, hiçbiri yön göstermiyordu. Yine de çarpışmadan var olabiliyorlardı.
Ortaya çıkan ışık sessizdi, gösterişsizdi ve kimse görsün diye parlamıyordu. Damla bu ışığı sahiplenmedi. Çünkü doğada hiçbir şey, kendisi olduğu için övünmezdi. Hayat, hiçbir açıklama yapmadan, olduğu gibi devam etti.