Fark etmenin başlangıcı
İnsan, çoğu zaman ne aradığını bilmeden yürür. İçinde bir yerde, tamamlanmamış bir titreşim vardır. Bu titreşim bazen bir boşluk gibi hissedilir, bazen belirsiz bir özlem olarak. Yaşamın içinde ilerlerken, bu ses bastırılır; ama durulduğunda yeniden ortaya çıkar. İşte onlar, bu sesi duymaya çalışan iki varlıktı. Aynı yerden gelmiyorlardı, aynı yolu yürümemişlerdi, ama ikisi de içlerinde aynı sessiz çağrıyı taşıyordu.
Karşılaştıklarında bir çarpışma olmadı. Daha çok iki akışın aynı noktada yavaşlaması gibiydi. Ne heyecan baskın çıktı ne de mesafe. Sadece tanıdık bir durma hâli belirdi. Sanki ikisi de uzun süredir aradıkları şeyi bulmamış, ama ona yaklaşmıştı.
Yakınlığın Sessizliği
Aralarındaki bağ, sözlerle kurulmadı. Konuşmalar oldu ama asıl olan, konuşmaların arasındaki boşluktu. O boşlukta, her biri kendi iç gürültüsünü duymaya başladı. Birinin varlığı, diğerinin zihnini susturuyordu. Bu susturma bir bastırma değildi; aksine, gereksiz olanın kendiliğinden çekilmesiydi.
İnsan çoğu zaman yakınlığı bir doldurma sanır. Oysa burada olan şey, doldurmak değil, açmaktı. Yaklaştıkça, içlerindeki eksiklik hissi kaybolmadı; ama anlam değiştirdi. Artık bir yoksunluk değil, bir işaret gibiydi. Gidilmesi gereken yeri gösteren bir iz.
Aynanın Ortaya Çıkışı
Bir noktadan sonra fark ettiler: Birbirlerine bakarken, aslında kendilerini görüyordular. Ama bu bildik aynalardan değildi. Ne kusurları büyüten, ne de güzellikleri parlatan bir yansıma… Olduğu gibi gösteren, kaçacak yer bırakmayan bir açıklık.
Biri, diğerinin yanında kendi sınırlarını fark etti. Nerede tutunduğunu, nerede korktuğunu, nerede bildiğini sandığını… Diğeri, karşısındaki varlıkta kendi sessizliğini tanıdı. Bu fark edişler sarsıcıydı ama yıkıcı değildi. Çünkü ikisi de kaçmamayı seçti.
Aşk denilen şey belki de tam burada başlıyordu: Kendinden kaçamadan başkasına bakabilmekte.
Kendini Bilmenin Derinliği
“Kendini bilmek” bir hedef gibi görünür; ama aslında bir çözülme hâlidir. Onlar bunu birlikte deneyimlediler. Biri, ne olmadığını görmeye başladı. Diğeri, kim olmak zorunda olmadığını. Bu fark edişler yüksek sesle dile getirilmedi. Çünkü bazı gerçekler, söylendiğinde küçülür.
Sessizlik derinleştikçe, iç sesler netleşti. Zihin yavaşladı. Düşünceler arka plana çekildi. Değişim bir kitapla, bir öğretiyle ya da bir başkasının sözüyle gelmedi. İçten doğan bir sesle açıldı. Ve o ses, beynin sessizliğinde duyuldu.
Birlikte Yürüyen İki Akış
Aralarındaki ilişki bir dengeye oturmadı. Çünkü denge, sabitlik ister; onlar ise hareket hâlindeydi. Bazen biri öne geçti, diğeri durdu. Bazen biri içine çekildi, diğeri bekledi. Ama bu hareketin içinde bir zorlama yoktu. Ne sahiplenme, ne kaybolma…
Aşk, burada bir sarhoşluk değildi. Daha çok bir uyanıklık hâliydi. Kendini bilmeyen için aşk bir kaçış olabilir; kendini bilen içinse bir sınav. Onlar bu sınavı birlikte verdiler. Ne başkasında eridiler, ne de kendilerini bir kaleye kapattılar.
Tamamlanmamak
Zamanla şunu gördüler: İnsan, tamamlanmak için var olmaz. Tamamlanma fikri, eksiklikten doğar. Oysa insan, açık kaldığında derinleşir. Onlar birlikteyken tamamlanmadılar. Ama parçalanmadılar da. Sadece daha geçirgen oldular.
Biri, diğerinin varlığında daha yumuşak oldu. Diğeri, bu yakınlıkta daha net. Sevgi, onları küçültmedi; büyütmedi de. Oldukları hâli görünür kıldı.
İnsan Olmanın İnceliği
Belki de insan olmanın sanatı burada gizlidir: Başkasıyla temas ederken özünü yitirmemekte, kendini bilmeye yaklaşırken kalbi kapatmamakta. Onlar bir sonuca varmadılar. Bir yere ulaşmadılar. Ama bir eşikte durmayı öğrendiler. Ve bazen insan için en büyük dönüşüm, bir yere varmak değil; hakikate biraz daha yakın durabilmektir. Sessizlikte kalan ses hâlâ oradaydı. Ama artık korkutmuyordu.