Şu diziler ne kadar ilginç. Bir bakıyorsunuz, ortada büyük bir kavga var. Silahlar çekiliyor, tehditler savruluyor. İnsan hayatı hiçe sayılıyor. Ama ne hikmetse ortada ne bir polis var ne de bir yaptırım. Günlerce, hatta haftalarca süren suçlar zinciri var. Fakat devlet yok, hukuk yok. Sanki herkes kendi adaletini kendi sağlıyor.
En dikkat çekici örneklerden biri de çocuk kaçırma hikâyeleri. Bir anne düşünün, çocuğu kaçırılmış, ama gidip yetkililere başvurmak yerine gizli gizli çocuğunu görmeye çalışıyor. Korkudan susuyor, tehditlerden sindiriliyor. Elbette bu tür dramatik unsurlar izleyiciyi ekrana bağlamak için kullanılıyor. Ancak bu kadar da olmaz dedirten bir noktaya gelinmiş durumda.
Evet, diziler hayal ürünüdür. Gerçek birebir yansıtılmak zorunda değildir. Ancak tamamen gerçeklikten koparıldığında da inandırıcılığını kaybeder. İzleyici artık “bu kadar da saçma olmaz” diyerek izliyor.
Üstelik herkes biliyor ki bu hikâyelerin sonunda polis devreye girecek. Adalet yerini bulacak, çocuk annesine kavuşacak. Ama bu sona ulaşmak için olaylar gereksiz yere uzatılıyor.
Burada asıl sorun, hikâyenin uzaması değil; mantığın yok sayılması. Çünkü izleyici artık daha bilinçli. Ne izlediğini sorguluyor, gördüğü ile gerçek hayat arasında bağ kurmak istiyor. Diziler tamamen gerçek olmak zorunda değil, ama tamamen gerçek dışı da olmamalı.