Bazen siyasette bir gelişmenin önemini, gerçekleştiği gün değil, gerçekleşmeden birkaç ay önce kurulan cümlelerle ölçmek gerekir.

12 Mayıs 2026 tarihinde bu köşede yayımlanan “Şii Hilali’nden Sünni Dairesine; Ortadoğu’da Büyük Kırılma” başlıklı yazımda, Ortadoğu’da uzun yıllardır İran merkezli olarak tanımlanan “Şii Hilali”nin etkisinin zayıflamaya başladığını ve bunun karşısında yeni bir jeopolitik hattın ortaya çıkabileceğini ifade etmiştim.

O yazıda dikkat çektiğim temel eksen ise İslamabad, Ankara, Kahire ve Riyad hattıydı.

Bugün, aradan yalnızca birkaç ay geçmişken, Mekke’de atılan imza bu öngörünün en azından ana jeopolitik yönü açısından yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Çünkü 7 Ağustos 2026'da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, artık yalnızca bir diplomatik yakınlaşma olmaktan çıkıp somut bir güvenlik mekanizmasına dönüşmüş durumda. Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış kabul edilecek ve taraflar savunma alanındaki iş birliklerini geliştirecek.

Bu noktada kendi yazıma dönüp baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebilirim:

Öngörünün ana omurgası bugün itibarıyla önemli ölçüde doğrulanmıştır.

Ancak burada bir ayrım yapmak gerekiyor.

Ben Mayıs ayında yazdığım yazıda bugünkü anlaşmanın adını, tarihini veya bugünkü kurumsal yapısını öngörmüş değildim. Öngördüğüm şey, Ortadoğu'nun güvenlik ve siyasi denkleminde İran merkezli yapının karşısında yeni bir bölgesel merkezin oluşmaya başlamasıydı.

Mekke Anlaşması ise bu ihtimali somutlaştıran en önemli gelişmelerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Artık mesele sadece mezhep değil, güç mimarisi

Burada “Sünni dairesi” kavramını yalnızca mezhepsel bir blok olarak okumak doğru olmaz.

Ortadoğu'da yeni oluşan denklem, dini kimlik kadar askeri kapasite, ekonomik güç, teknoloji, coğrafi konum ve siyasi iradenin birleşimine dayanıyor.

Türkiye'nin askeri kapasitesi ve savunma sanayii…

Suudi Arabistan'ın ekonomik ve finansal gücü…

Pakistan'ın askeri kapasitesi ve nükleer caydırıcılığı…

Bu üç ülkenin aynı güvenlik çatısı altında buluşması, bölgesel dengeler açısından başlı başına yeni bir durumdur.

Üstelik Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın 8 Ağustos'taki açıklamaları, bunun üç ülkeyle sınırlı kalması düşüncesinin bulunmadığını açık biçimde ortaya koydu. Fidan, başka ülkelerin de katılmak istediğini ve hedefin zaman içerisinde bölgedeki ülkeleri daha geniş bir güvenlik çatısı altında buluşturmak olduğunu söyledi.

Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada “Sünni Dairesi” ifadesinin artık yalnızca teorik bir jeopolitik senaryo olmadığını söylemek mümkündür.

Fakat bu dairenin nasıl şekilleneceği hâlâ açık bir sorudur.

Ve şimdi Kahire meselesi…

Mayıs ayındaki yazımda özellikle Kahire'yi bu yeni denklemin içerisinde değerlendirmiştim.

O tarihte bu, bir ihtimal ve jeopolitik öngörüydü.

Bugün ise Kahire'nin adı doğrudan Mekke İttifakı'nın geleceği tartışmalarının merkezinde.

Mısır, Mekke Anlaşması'nın ilk aşamasında kurucu üç ülke arasında yer almadı. Fakat bu durum Mısır'ın bu yapının dışında kalacağı anlamına gelmiyor.

Tam tersine, gelişmeler Kahire'nin önümüzdeki dönemde bu yapıya dahil olabilecek en önemli ülkelerden biri olduğunu gösteriyor.

Nitekim Hakan Fidan, Mısır'ın “doğal bir ortak” olduğunu belirterek, teknik bazı hususların aşılması halinde Mısır'ın ilerleyen aşamada ittifakta yer alacağına inandığını açıkça ifade etti.

Bugün ayrıca Dışişleri Bakanı Fidan'ın Mısır ziyaretinin gündeminde Mekke İttifakı'nın da bulunması dikkat çekiyor.

Bu nedenle Mayıs ayında yazdığım Ankara–Riyad–Kahire–İslamabad hattını bugün yeniden ele almak gerektiğini düşünüyorum.

Mısır'ın katılımı gerçekleşirse ortaya çıkacak yapı, sadece üçlü bir savunma anlaşması olmaktan daha farklı bir anlam kazanabilir.

Çünkü Mısır'ın katılımı, bu yapıya yalnızca askeri kapasite değil, aynı zamanda Arap dünyasının en önemli siyasi ve demografik merkezlerinden birini kazandıracaktır.

Sünni Daire'nin merkezi neresi olacak?

Burada başka bir soru daha karşımıza çıkıyor.

Eğer bu yapı genişlerse, siyasi ve ekonomik merkezi neresi olacak?

Mayıs ayındaki yazımda, Avrupa Birliği benzetmesi üzerinden Erbil'in gelecekte bölgesel bir merkez olabileceği ihtimalini de gündeme getirmiştim.

Ortadoğu'da yeni güvenlik mimarisinin oluşması halinde, Türkiye ile Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasındaki ilişkilerin ve özellikle Erbil'in bölgesel ekonomik ve siyasi bağlantı noktası olma potansiyelinin daha fazla önem kazanması mümkündür.

Dolayısıyla bugün için Erbil'in gelecekte bu yeni bölgesel mimarinin önemli merkezlerinden biri olabileceği söylenebilir.

İran'ın karşısında yeni bir blok mu?

Mekke Anlaşması'nın en fazla tartışılan boyutu kuşkusuz İran'dır.

Ancak burada da dikkatli olmak gerekiyor.

Anlaşmanın resmi açıklamasında herhangi bir ülkenin hedef alınmadığı özellikle vurgulanıyor.

Dolayısıyla bu yapıyı doğrudan “İran karşıtı ittifak” şeklinde tanımlamak doğru olmayabilir.

Fakat jeopolitik gerçeklik başka bir şey söylüyor.

İran'ın son yıllarda Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen üzerinden oluşturduğu etki alanının zayıflaması; buna karşılık Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi Sünni çoğunluklu ülkelerin güvenlik alanında daha fazla koordinasyona yönelmesi, Ortadoğu'nun güç dağılımını değiştirecektir.

Üstelik Türkiye'nin bu yapının içerisinde bulunması, denklemi klasik bir Arap-İran rekabetinin çok ötesine taşıyor.

Ankara'nın NATO üyeliğini korurken aynı zamanda bölgesel bir güvenlik mekanizmasının kurucu aktörü haline gelmesi, Türkiye'yi iki farklı güvenlik mimarisi arasında köprü kurabilecek özgün bir konuma taşıyor.

Hakan Fidan'ın açıklamalarında da dikkat çeken noktalardan biri tam olarak bu: Mekke yapılanmasının NATO'ya alternatif olmaktan ziyade, bölgesel güvenlik ihtiyacına cevap veren yeni bir mekanizma olarak tasarlanması.

Asıl sınav bundan sonra

Burada kendi öngörüm açısından en önemli noktaya geliyoruz.

Bir köşe yazısında bir gelişmeyi önceden tahmin etmek elbette önemlidir. Fakat asıl mesele, öngörünün gerçekleşmesinden sonra ikinci aşamayı doğru okuyabilmektir.

Bugün Mekke'de üç ülke bir araya gelmiş durumda.

Yarın bu yapı genişleyebilir.

Mısır katılabilir.

Başka bölge ülkeleri sürece dahil olabilir.

Savunma sanayii iş birliği derinleşebilir.

Ortak tatbikatlar, ortak komuta mekanizmaları ve istihbarat paylaşımı kurumsallaşabilir.

Ekonomik iş birliği güvenlik iş birliğini takip edebilir.

İşte o zaman “Sünni Dairesi” kavramı yalnızca bir jeopolitik tanımlama olmaktan çıkar ve gerçek bir bölgesel düzenin adı haline gelebilir.

Fakat bunun gerçekleşmesi için ülkelerin yalnızca ortak tehdit algısında değil, ortak çıkarlar üzerinde de birleşmesi gerekiyor.

Çünkü Ortadoğu'da geçmişte çok sayıda ittifak kuruldu; ancak önemli bir bölümü kişisel liderliklere, konjonktüre veya dış aktörlerin desteğine bağımlı kaldı.

Mekke Anlaşması'nın fark yaratabilmesi için ise kurumsallaşması gerekiyor.

Son söz: Kehanet değil, değişen yönü okumak

Mayıs ayında “Şii Hilali'nin yerini Sünni Daire alabilir” dediğimde ortada henüz Mekke Anlaşması yoktu.

Bugün ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan aynı savunma mekanizmasının içerisinde.

Daha da önemlisi, bu yapının genişlemesi konuşuluyor ve Mısır'ın adı artık doğrudan masada.

Bu nedenle bugün geriye dönüp baktığımda, öngörümün ana jeopolitik istikamet açısından ciddi ölçüde isabetli olduğunu düşünüyorum.

Ama bunu bir kehanet olarak değil, Ortadoğu'daki güç değişiminin erken okunması olarak görmek gerekir.

Çünkü siyaset, geleceği bilmekten çok geleceğe doğru giden yolu zamanında fark edebilme sanatıdır.

Mayıs ayında gördüğümüz şey bir ihtimaldi.

Ağustos ayında Mekke'de atılan imza ise o ihtimalin ilk somut karşılığı oldu.

Şimdi gözler Kahire'de.

Eğer Mısır da bu yapının içine girerse, Mayıs ayında çizdiğimiz İslamabad–Ankara–Kahire–Riyad hattı, artık yalnızca bir köşe yazısının öngörüsü değil, Ortadoğu'nun yeni güvenlik mimarisinin temel eksenlerinden biri haline gelmiş olacak.

Ve belki de asıl büyük kırılma, Mekke'de imzalanan anlaşma değil; Mekke'de başlayan yapının hangi ülkelere kadar genişleyeceği olacak.

Ortadoğu'da yeni dönem başlamışsa, bundan sonraki soru “Şii Hilali var mı, yok mu?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Yeni Sünni Dairesi'nin sınırları nerede başlayacak, nerede bitecek?

İçeride Kürt Meselesi, dışarıda Mekke: Aynı jeopolitik dönüşümün iki ayağı mı?

Fakat bütün bu gelişmeleri yalnızca dış politika üzerinden okumak eksik kalır.

Çünkü tam da Mekke Anlaşması'nın imzalandığı günlerde Türkiye'nin içeride attığı son derece önemli bir adım daha var: Kürt meselesinin çözümüne yönelik çerçeve yasanın Meclis'ten geçmesi.

Kamuoyunda farklı isimlerle tartışılan bu düzenleme, Türkiye'nin onlarca yıldır devam eden Kürt meselesinde yeni bir hukuki ve siyasi dönemin kapısını aralayan önemli bir eşik niteliğinde. Çerçeve yasa 10 Ağustos'ta TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi.

Şimdi burada durup şu soruyu sormak gerekiyor:

Mekke Anlaşması ile Kürt meselesinin çözümüne yönelik çerçeve yasanın aynı zaman dilimine denk gelmesi gerçekten bir tesadüf mü?

Elbette elimizde, “Bu iki gelişme aynı stratejik planın parçalarıdır” diyebileceğimiz kamuya açık kesin bir belge yok.

Dolayısıyla burada kesin hüküm vermek yerine, zamanlamanın ortaya çıkardığı stratejik tabloyu okumak gerekiyor.

Çünkü büyük devletlerin dönüşümleri çoğu zaman tek bir hamleyle gerçekleşmez. İçeride ve dışarıda eş zamanlı olarak atılan adımlar, daha büyük bir stratejik yönelimin farklı parçaları olabilir.

Türkiye açısından baktığımızda ise aynı dönemde iki önemli süreç ilerliyor:

Bir tarafta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında bölgesel güvenlik mimarisinin temelini oluşturabilecek Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalanıyor.

Diğer tarafta Türkiye, kendi tarihinin en önemli ve en uzun süreli meselelerinden biri olan Kürt meselesinde yeni bir çözüm ve normalleşme zemini oluşturmaya çalışıyor.

Bunların birbirinden tamamen bağımsız gelişmeler olduğunu söylemek elbette mümkündür.

Ama aynı büyük stratejik dönüşümün iki farklı ayağı olma ihtimalini göz ardı etmek de mümkün değildir.

Çünkü Türkiye'nin bölgesel bir güç merkezi olabilmesi için yalnızca dışarıda yeni ittifaklar kurması yetmez.

İçeride de kronikleşmiş sorunlarını azaltması, Kürt meselesinde kalıcı bir siyasi çözüm zemini oluşturması, toplumsal bütünleşmesini güçlendirmesi ve enerjisini yeni bölgesel rekabetlere yöneltebilecek bir iç istikrar sağlaması gerekir.

Başka bir ifadeyle:

Türkiye içeride Kürt meselesini çözmeye, dışarıda ise yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin kurucu aktörü olmaya çalışıyor.

Bu iki sürecin aynı zaman diliminde ilerlemesi bu nedenle son derece dikkat çekicidir.

Kürt meselesinin çözümü, Türkiye'nin bölgesel yükselişinin ön şartı mı?

Kürt meselesini yalnızca Türkiye'nin bir iç güvenlik problemi olarak görmek de artık yeterli olmayabilir.

Irak Kürdistan Bölgesi, Suriye, Irak merkezi yönetimi, İran ve Türkiye arasındaki ilişkiler düşünüldüğünde Kürt meselesi doğrudan Ortadoğu'nun yeni jeopolitik düzeniyle bağlantılıdır.

Dolayısıyla Türkiye'nin içeride Kürt meselesinde çözüm üretmesi, dışarıdaki yeni denklem açısından da stratejik sonuçlar doğurabilir.

Özellikle Ankara–Erbil ilişkilerinin güçlenmesi, Türkiye'nin Körfez'e ve Ortadoğu'ya açılan ekonomik koridorlarda daha önemli bir rol üstlenmesi ve Suriye'deki Kürt meselesinin yeni bölgesel dengeler içerisinde ele alınması, önümüzdeki dönemin en kritik başlıkları arasında olacaktır.

Bu nedenle daha önce bu köşede dile getirdiğim İslamabad–Ankara–Kahire–Riyad hattı ile Türkiye'nin içeride Kürt meselesine yönelik çözüm arayışını birbirinden tamamen kopuk okumamak gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü güçlü bir bölgesel aktör olmanın iki temel şartı vardır:

İçeride istikrar, dışarıda caydırıcılık.

Mekke Anlaşması Türkiye'ye dışarıda yeni bir güvenlik çerçevesi kazandırma potansiyeli taşırken, Kürt meselesinin çözümüne yönelik çerçeve yasa içeride yeni bir siyasi dönemin hukuki zeminini oluşturma iddiasındadır.

Eğer bu iki süreç başarıyla ilerlerse Türkiye açısından ortaya çıkacak tablo, yalnızca bir güvenlik anlaşması veya yalnızca bir iç siyasi çözüm süreci olmayacaktır.

Daha büyük bir dönüşümden söz ediyor olabiliriz.

Türkiye'nin içeride Kürt meselesini çözmeye çalıştığı, çevresindeki Kürt coğrafyasıyla çatışma yerine ekonomik ve siyasi iş birliği kanallarını güçlendirdiği; dışarıda ise Suudi Arabistan, Pakistan ve gelecekte Mısır gibi ülkelerle yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi kurduğu bir dönem.

İşte o zaman Mayıs ayında yazdığım “Şii Hilali'nden Sünni Daireye” tezi çok daha farklı bir anlam kazanacaktır.

Çünkü mesele yalnızca İran'ın bölgesel nüfuzunun zayıflaması değildir.

Mesele, Ortadoğu'da yeni bir güç mimarisinin ortaya çıkmasıdır.

Ve Türkiye bu yeni mimarinin hem içeride hem dışarıda merkez ülkelerinden biri olmaya hazırlanıyor olabilir.

Bu yüzden Mekke Anlaşması ile Kürt meselesinin çözümüne yönelik çerçeve yasanın aynı zaman dilimine denk gelmesini ben sıradan bir takvim tesadüfü olarak görmüyorum.

Bunun arkasında kesin olarak aynı planın bulunduğunu söylemek için henüz erken.

Fakat aynı stratejik dönemin iki farklı hamlesi olabileceğini düşünmek için yeterince güçlü işaretler var.

Asıl cevap önümüzdeki aylarda ortaya çıkacak.

Eğer Türkiye içeride Kürt meselesinde kalıcı bir siyasi normalleşme sağlayabilir, dışarıda da Mekke Anlaşması Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan üçgeninden çıkarak Mısır başta olmak üzere başka ülkelere doğru genişlerse, bugün ayrı ayrı gördüğümüz bu iki gelişmenin aslında aynı büyük jeopolitik dönüşümün parçaları olduğu çok daha net anlaşılacaktır.

Ve belki de o zaman geriye dönüp baktığımızda şunu söyleyeceğiz:

Mekke'de kurulan yeni güvenlik mimarisi ile Ankara'da Kürt meselesinin çözümü için oluşturulan yeni siyasi zemin, aynı Türkiye'nin iki farklı yüzüydü.