Bir yabancıya söylemeye utandığımız sözleri, bazen en sevdiğimiz insanın yüzüne hiç düşünmeden söyleyebiliyoruz. Peki, bizi en iyi tanıyan insanlara neden en kötü hâlimizle davranıyoruz?

Bir düşünün...

İş yerinde biri hata yaptığında anlayış gösteriyoruz. Bir arkadaşımız derdini anlattığında sabırla dinliyoruz. Tanımadığımız biri bizi kırdığında bile çoğu zaman nezaketimizi koruyoruz. Kelimelerimizi seçiyor, sesimizi ayarlıyor, karşımızdakini incitmemek için çaba gösteriyoruz.

Sonra eve geliyoruz.

Günün bütün yorgunluğunu, birikmiş öfkemizi, tahammülsüzlüğümüzü en yakınlarımıza bırakıyoruz. Dışarıda saatlerce gösterdiğimiz sabrı, evde birkaç dakikada tüketiyoruz. Bir yabancının hatasına anlayış gösterirken eşimizin, çocuğumuzun ya da anne babamızın en küçük yanlışına bile tahammül edemiyoruz.

Üstelik çoğu zaman bunun farkında bile değiliz.

Çünkü yakınlık arttıkça özenin de artması gerektiğini unutuyoruz. Aksine, karşımızdaki insanın bizi sevdiğinden, bizi tanıdığından ve kolay kolay vazgeçmeyeceğinden emin oldukça daha dikkatsiz davranmaya başlıyoruz.

Sanki sevgi, bütün kırgınlıkları taşıyabilecek sınırsız bir kapasiteye sahipmiş gibi...

Oysa bir insanın sizi sevmesi, her davranışınıza katlanmak zorunda olduğu anlamına gelmez.

Bazen en çok güvendiğimiz insanları, bizi en çok sevdikleri için değil, sevgilerini kaybetmeyeceğimizi düşündüğümüz için incitiriz.

Ve bu, ilişkilerde üzerinde en az durduğumuz gerçeklerden biridir.

Bir Aile Danışmanı olarak danışmanlık verdiğim çiftlerde ve günlük hayatta yaptığım gözlemlerde yakın ilişkilerdeki sorunların her zaman sevginin yokluğundan kaynaklanmadığını görüyorum. Bazen sevgi vardır ama onu taşıyacak iletişim, saygı ve duygusal özen giderek zayıflamıştır.

İnsan eşini seviyordur ama öfkelendiğinde onu küçümser.

Çocuğunun iyiliğini istiyordur ama onu başkalarıyla kıyaslayarak özgüvenini zedeler.

Anne babasına değer veriyordur ama onların kendini tekrar etmesine tahammül edemez.

Sonra bütün bunları tek bir cümleyle açıklamaya çalışır:

"Benim niyetim kötü değildi."

Belki değildi.

Ama iyi niyet, kötü bir davranışın karşı tarafta bıraktığı yarayı kendiliğinden iyileştirmez.

Birini sevmenizle ona kendini seviliyor hissettirmeniz aynı şey değildir.

İnsanlar yalnızca sizin ne hissettiğinizle değil, sizin yanınızdayken kendilerini nasıl hissettikleriyle de yaşarlar.

Sürekli eleştirilen bir çocuk, ailesinin kendisini sevdiğini bilse bile kendisini yetersiz hissedebilir. Her tartışmada aşağılanan bir eş, ilişkinin içinde zamanla yalnızlaşabilir. Derdini anlatırken sabırsızlıkla karşılanan bir anne ya da baba, bir süre sonra anlatmaktan vazgeçebilir.

Ve bazen bir ilişkideki en büyük uzaklaşma, birinin evden gitmesiyle değil, artık kendini anlatmaya değer bulmamasıyla başlar.

Çünkü insanlar her zaman sevgileri bittiği için susmazlar.

Bazen anlattıklarının karşılık bulmadığını düşündükleri için susarlar.

Bir süre sonra da alışırız.

Eşimizin sessizliğine, çocuğumuzun içine kapanmasına, anne babamızın kırgınlığına...

Alışmak, her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmez. Bazen yalnızca bir sorunun uzun zamandır görmezden gelindiğini gösterir.

Peki, başkalarına gösterdiğimiz sabrı neden en yakınlarımıza gösteremiyoruz?

Belki gün boyunca kendimizi kontrol etmekten yoruluyoruz. Belki en güvenli hissettiğimiz yerde bütün savunmalarımızı indiriyoruz. Belki de yakınlarımızın bizi koşulsuz anlamasını beklerken onların da duyguları, sınırları ve kırılganlıkları olduğunu unutuyoruz.

Ama sebebi ne olursa olsun, bir gerçeği değiştirmiyor:

En yorgun hâlimizle eve gelmek insani olabilir; yorgunluğumuzu sürekli sevdiklerimize ödetmek ise değiştirmemiz gereken bir davranıştır.

Üstelik aynı özensizliği kendimize de gösteriyoruz.

Bir başkası hata yaptığında, "İnsanlık hâli, herkes hata yapabilir." diyoruz. Kendimiz hata yaptığımızda ise günlerce kendimizi suçluyoruz.

Bir arkadaşımız yorulduğunda dinlenmesini öneriyoruz. Kendimiz yorulduğumuzda yeterince çalışmadığımızı düşünüyoruz.

Başkalarının yaralarını anlamaya çalışırken kendi kırgınlıklarımızı küçümsüyoruz. Herkese ikinci bir şans tanırken kendimize geçmişteki hatalarımızı tekrar tekrar ödüyoruz.

Başkalarına gösterdiğimiz anlayışın kendimize gelince neden sona erdiğini hiç sorguluyor muyuz?

Kendimize sürekli yüklenmenin bizi daha iyi bir insan yapacağını sanıyoruz. Oysa insan kendisini aşağılayarak değil, hatalarını anlayıp sorumluluk alarak gelişir.

Kendine şefkat göstermek, her davranışını haklı bulmak değildir. Nasıl başkalarını incittiğimizde bunu kabul etmemiz gerekiyorsa, kendimizi incittiğimizde de durup neye ihtiyacımız olduğunu anlamamız gerekir.

Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki, başkalarıyla kurduğu ilişkilere de yansır.

Kendi duygularını tanımayan biri, karşısındakinin duygularını anlamakta zorlanabilir. Kendi yorgunluğuna tahammül edemeyen biri, başkasının yorgunluğunu kolayca küçümseyebilir.

Bu yüzden bazen daha iyi bir eş, daha anlayışlı bir ebeveyn ya da daha iyi bir evlat olmanın ilk adımı, kendimize nasıl davrandığımızı fark etmektir.

Belki de hepimizin zaman zaman kendine sorması gereken birkaç soru var:

En son ne zaman sevdiğim bir insanı gerçekten dinledim?

Ne zaman haklı çıkmaya çalışmak yerine onu anlamaya çalıştım?

Ne zaman bir hatayı yüzüne vurmak yerine, o hatanın arkasındaki duyguyu merak ettim?

Ve en önemlisi, en yakınımdaki insanlara gösterdiğim davranışların aynısını bana gösterselerdi, kendimi nasıl hissederdim?

Bu soruların cevapları her zaman hoşumuza gitmeyebilir.

Ama bazen insanın değişmesi için önce kendisiyle yüzleşmesi gerekir.

Çünkü sevgi, yalnızca birine bağlı hissetmek değildir. Öfkeliyken de saygıyı koruyabilmek, anlaşamadığında da karşısındakini incitmemeye çalışmak, hata yaptığında özür dileyebilmek ve aynı hatayı alışkanlığa dönüştürmemek de sevgiyi yaşatmanın parçalarıdır.

Kimse her zaman sabırlı olamaz. Her zaman doğru kelimeleri seçemez. Bazen hepimiz kırar, yanlış anlar, yorulur ve hata yaparız.

Mesele kusursuz olmak değil, davranışlarımızın sorumluluğunu alabilmektir.

Çünkü ilişkileri ayakta tutan şey hiç kırılmamak değil, kırdığımızda bunu fark edip onarmaya çalışmaktır.

Belki de artık başkalarına ne kadar nazik olduğumuzu değil, en savunmasız anlarımızda sevdiklerimize nasıl davrandığımızı sorgulamalıyız.

Çünkü insanın karakteri yalnızca yabancılara gösterdiği nezaketle ölçülmez. Kimsenin alkışlamadığı, kimsenin görmediği, kendisini seven insanların yanında sergilediği davranışlarla da şekillenir.

Dışarıda herkesin kalbini kırmamak için kelimelerini seçip evde en yakınlarını düşünmeden incitiyorsan, orada durup kendine bir soru sormalısın:

Sen gerçekten çok mu naziksin, yoksa yalnızca başkalarının gözünde kötü görünmekten mi korkuyorsun?

Belki de en büyük yanılgımız, sevdiklerimizin bizi zaten bildiğini, sevgimizi zaten hissettiğini ve ne söylersek söyleyelim bizi anlayacağını düşünmek.

Oysa kimse yalnızca sevildiğini bilerek sonsuza kadar yetinemez. İnsan, sevildiğini davranışlarda görmek; değerli olduğunu sözlerde duymak; en yakınında olduğu kişilerin yanında kendini güvende hissetmek ister.

Ve bazen bir insanı kaybetmek, onun hayatından çıkmasıyla başlamaz. Yanında dururken bile ona kendini yalnız hissettirdiğin gün başlar.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Biz, sevdiklerimizin hayatında nasıl bir iz bırakıyoruz? Yanımızda kendileri olabildikleri, anlaşılabildikleri ve huzur bulabildikleri bir yer mi oluyoruz; yoksa en çok sevilmeyi bekledikleri yerde en çok incindikleri insanlara mı dönüşüyoruz?

Çünkü bir gün, bugün sabrımızı tükettiğimiz insanların sessizliğini özleyebiliriz. Bugün dinlemeye üşendiğimiz sesleri bir daha duyamayabiliriz. Bugün nasılsa hep bizimle olacaklarını düşündüğümüz insanların yokluğuyla yüzleşebiliriz.

Ve o gün, keşke daha çok sevseydim demekten çok, keşke sevgimi daha iyi gösterebilseydim diye düşünebiliriz.

Belki de asıl mesele, sevdiklerimizi ne kadar sevdiğimiz değil; onların bizim sevgimizin içinde nasıl hissettikleridir.

Çünkü bazen bir insanın kalbinde bıraktığımız en derin yara, onu hiç sevmediğimizden değil, onu çok sevdiğimizi söyleyip sevgimize yakışmayan davranışlarda bulunduğumuzdandır.

Yazımı burada noktalarken tahammül seviyenizin azaldığı anlar için şöyle bir soru bırakmak istiyorum size o anlarda şunu bir düşünün bugün eve girerken nezaketimi nerede/kimde bıraktım?