Her bayram aynı cümle dolaşmıyor mu ortalıkta?

“Nerede o eski bayramlar?”

Bir klişe gibi duyuluyor artık. Öyle sık tekrarlanıyor ki bazen anlamını yitirmiş bir söz sanıyoruz.

Çocukken bu cümleyi büyüklerden duyduğumda anlam veremezdim.

Bayram işte…

Şeker vardı. Yeni kıyafet vardı. Harçlık vardı. Kalabalık vardı. Bayram yemekleri, akraba ziyaretleri…

Daha ne eksik olabilirdi ki?

Bugün galiba ilk kez o cümlenin neyi anlattığını gerçekten hissediyorum.

Çünkü insan bir yaştan sonra anlıyor:
Özlenen şey bayramın kendisi değilmiş.

Özlenen şey, o bayramların içindeki insanlar, sesler, kokular , çocukluk hatıraları ve hissettirdiği duygularmış.

insanın yaşı ilerledikçe fark ettiği bir şey var:

Bu cümle aslında bayramları anlatmıyor.

Bu cümle zamanı anlatıyor. Bu cümle kayıpları anlatıyor. Bu cümle insanın eksilişini anlatıyor.

Çocukken bayramlar gerçekten başka güzeldi. Ama güzellik sadece o günlerde değildi. Biz başkaydık. Dünyaya başka bakıyorduk. Hayat henüz bize dişlerini göstermemişti.

Ölüm, yalnızca haberlerde duyduğumuz uzak bir kelimeydi.

Ayrılık, başkalarının başına gelen bir hikâyeydi.

Özlem ise ne olduğunu bile bilmediğimiz bir duyguydu.

Biz sadece bayramın gelişini beklerdik. Yeni alınan ayakkabının kokusunu... Yastığın altına koyduğumuz kıyafetleri... Kapı kapı dolaşıp topladığımız şekerleri...

Harçlıkları... Kalabalıkları... Kahkahaları...

Ve en önemlisi, hiç bitmeyecek sandığımız o günleri...

Çocukluk biraz da sonsuzluk yanılgısıdır aslında. Her şeyin hep aynı kalacağını sanırsın. Anne hep mutfakta olacak zannedersin. Baba hep kapıyı açacak. Deden hep aynı koltukta oturacak. Bayram sofraları hep aynı kalabalıkla kurulacak. Sevdiğin herkes hep yanı başında olacak...

Çünkü çocuk aklı eksilmeyi bilmez.

Yokluğu tanımaz. Vedanın ne demek olduğunu anlayamaz. Hayatın bir gün gelip en sevdiğin insanları teker teker senden alabileceğini düşünemez.

Büyüyorsun ve hayat sana öğretmeye başlıyor.

Bazen hiç istemediğin derslerle...

Bir bayram sabahı telefonunu eline alıyorsun. Geçmiş yıllardaki fotoğraflara denk geliyorsun. Kalabalık bir aile masası... Gülen yüzler...

Birbirine laf yetiştiren insanların sesi çınlıyor kulaklarında... Sonra o fotoğrafın içinde artık olmayanları fark ediyorsun. Çünkü bazıları artık hayatta değil. Bazıları başka şehirlere savrulmuş. Bazıları kırılmış. Bazıları kırmış. Bazıları yorulmuş. Kimisi de yormuş. Bazıları sadece uzaklaşmış.

Ve bir fotoğrafın içine bakarken insan birden şunu anlıyor:

Aslında zaman kimseyi olduğu yerde bırakmıyor. Hayat herkesin içinden bir şeyler alarak ilerliyor. İşte o yüzden bayramlar da artık aynı gelmiyor. Çünkü çocukluğumuzdaki bayramların rengi, evlerin boyasından ya da sofraların zenginliğinden gelmiyordu.

İnsanlardan geliyordu.

Bugün birçok ev daha büyük. Sofralar daha zengin. Kıyafetler daha güzel. İmkânlar daha fazla. Ama bazı duygular daha eksik. Evet teknoloji ilerledi ama insanlar birbirinden uzaklaştı. Mesafeler kısaldı ama özlemler büyüdü. Binlerce kişiye saniyeler içinde ulaşabiliyoruz ama bazen bir kişinin yokluğunu dolduramıyoruz.

Bir mesaj geliyor.

"İyi bayramlar."

Bir saniyede okunuyor. Bir saniyede cevaplanıyor. Ama eskiden bir kapı çalınırdı. Bir el tutulurdu. Bir sarılmanın sıcaklığı gün boyu insanın üzerinde kalırdı. Yaşanmışlığın bir ruhu bir eli vardı.

Şimdi iletişim arttı. Ama temas azaldı. Konuşmalar çoğaldı. Ama samimiyet eksildi. Kalabalıklar büyüdü. Ama yalnızlık derinleşti.

Belki de bu yüzden eski bayramları özlüyoruz. Aslında eski insanları da özlüyoruz ve onlarlayken olduğumuz kişiyi : Eski kendimizi özlüyoruz.

Hayata henüz kırılmamış gözlerle baktığımız günleri özlüyoruz. Daha az şey bildiğimiz ama daha çok mutlu olduğumuz zamanları özlüyoruz. Hani büyümek zaten hep kazanmak değil, çoğu zaman kaybetmeyi de öğrenmektir ya…

Yaş almak sadece yılların artması değil insanın içinde taşıdığı vedaların da çoğalmasıdır. Bir zamanlar her bayram elini öptüğün insanların artık sadece mezar taşlarına dua gönderdiğin günlerdir. Bir zamanlar kahkahasıyla evi dolduran insanların sessizliğine alışmaya çalışmaktır. Bir zamanlar kalabalıktan kaçarken şimdi kalabalığı aramaktır. İnsan bunu yaşadıkça anlıyor.

Bayramlar değişmedi.

Takvim değişmedi. Günler değişmedi. Değişen biziz. Eksilen biziz. Yorulan biziz. Hayatın yükünü omuzlarında taşıyan biziz. Bu yüzden çocukların bayram sevinci bize mucize gibi geliyor. Çünkü onlar şuan bizim kaybettiğim dediğimiz yerden bakıyor dünyaya.

Hâlâ umutla... heyecanla... eksilmeden...

Belki de mutluluk aslında sahip olduklarımızın çokluğunda değilmiş. Kaybetmeden önce kıymetini bilebildiklerimizdeymiş. Çünkü hayatın en büyük pişmanlığı sahip olamamak değil. Sahipken fark edememektir.

Bugün hâlâ annesinin hazırladığı bayram kahvaltısına oturabilenler ... Babasının sesini duyabilenler... Dedesinin elini öpebilenler... Kardeşiyle aynı aşı paylaşabilenler... Onlar dünyanın en zengin insanlarıdır.

Bu sene bana bayram gelmedi ve hatta bir daha bayram neşesi girmeyecek eşiğimden içeri. Evin bayram kahvaltısı hazırlayan annesi de ben oldum şeker getiren, harçlık veren babası da. Annesinin dizinin dibinde olanla mezarının başında ağlayana aynı esmiyor hayatın rüzgarı ve ben büyümek zorunda kaldığım yerden bakınca bayramlar bana şunu düşündürür oldu.

Hayatın ne kadar hızlı geçtiğini... Sevdiklerimizin ne kadar kıymetli olduğunu... Ve hiçbir anın tekrarının olmadığını... Evet belki eski bayramlar geri gelmeyecek. Belki çocukluğumuz da... Belki eksilen insanlar da...

Ama hâlâ içimizde bir yerde yaşamın manasını hatırlatacak mevcut bir güç bir umut var:

Elimizde olanı hatırlamak... Şükretmek... Ve geçip gitmeden önce birbirimizin kıymetini bilmek...

Ben o manayı bana hala parlayarak bakan bir çift sevgi dolu gözde buldum.

Diyor ya;

Bende birinin annesiyim işte … Bayram sabahı coşkusuyum, mutfak tıkırtısıyım, kek kokusuyum ve bundan sebep güpgüçlüyüm.

Nerede o eski bayramlar dedirtmeyecek hüzünden uzak bayramlara..