Bugün birçok kadının içten içe bildiği ama yüksek sesle söyleyemediği o konuyu konuşalım istiyorum.
Anne olduktan sonra yeniden kadın olmayı…
“Bir kadın anne olunca en fazla ne değişebilir ki?” diyenleri duyar gibiyim.
Cevabım net:
Her şey.
Çünkü bir kadın anne olduğunda yalnızca bir çocuk doğurmuyor.
Eski hayatının bir kısmını,
eski bedenini,
eski düzenini,
bazen de eski benliğini uğurluyor.
Herkes annenin doğan tarafını konuşuyor ama eksilen tarafını kimse sormuyor.
Oysa annelik sadece yeni bir rol kazanmak değildir.
Kadının kendinden verdiği büyük bir dönüşümdür aynı zamanda.
Doğumhaneye giren kadınla çıkan kadın aynı kadın değildir artık.
Bu da kadının hayatındaki en görünmez yaslardan biridir.
Çünkü o andan itibaren hayatındaki pusula “ben”den “o”na döner.
Uykusu…
Beslenmesi…
Sosyal hayatı…
İş hayatı…
Planları…
Bedeni…
Zihni…
Her şey artık küçük bir insanın ihtiyaçlarına göre şekillenir.
Bebek anne rahmine düştüğü andan itibaren kadının omzuna görünmez bir sorumluluk yüklenir.
Ve bu sorumluluk çoğu zaman bir ömür sürer.
Doğum…
Alınan kilolar…
Değişen beden algısı…
Vücutta kalan izler…
Hormonal dalgalanmalar…
Uykusuz geceler…
“Acaba doydu mu?”
“Hasta mı olacak?”
“Yeterince iyi anne miyim?”
Kaygısı hiç bitmeyen bir zihin…
Sonra diş çıkarma dönemleri…
Ek gıda telaşı…
Bitmek bilmeyen bakım hali…
Daha sayacak onlarca şey var.
Ve ben bunların sadece küçük bir kısmını anlatmama rağmen içimize şimdiden bir yorgunluk çöktü değil mi?
Ama asıl mesele şu:
Bu çocuk iki insanın ortak kararıyla dünyaya gelmiyor mu?
Öyleyse neden annelik çoğu zaman tek kişilik bir savaş gibi yaşanıyor?
Sorumluluk alan, eşine omuz veren babaları bir kenara ayırıyorum elbette…
Ama hâlâ birçok kadın anneliği yalnız yaşamaya çalışıyor.
Adam baba oluyor…
Kadın ise hayatını baştan aşağı yeniden kurmak zorunda kalıyor.
Ve işin en zor tarafı şu:
Toplum anneliği öylesine kutsal bir yere koyuyor ki…
Kadının kadın olarak kalmasını unutmasını bekliyor.
Önce uykular gidiyor.
Sonra beden değişiyor.
Sonra hayatın merkezi değişiyor.
Ve bir gün aynaya baktığında artık sadece bir “anne” görmeye başlıyorsun.
Peki kadın nerede?
İşte kimse tam olarak bunu konuşmuyor.
Anne olduktan sonra neden kendimize vakit ayırınca suçluluk hissediyoruz?
Neden sessizce kahve içebilmek bile lüks geliyor?
Neden bir anne güzel görünmek istediğinde,
gezmek istediğinde,
yalnız kalmak istediğinde,
kendini önemsemek istediğinde sanki eksik annelik yapıyormuş gibi hissettiriliyor?
Çünkü toplum anneliği bir kimlikten çok, sınırsız fedakârlık sözleşmesi gibi görüyor.
Anne ol…
Ama yorulma.
Sabret.
Yet.
Koştur.
Gülümse.
Bakımlı ol.
Çocukla ilgilen.
Evle ilgilen.
İlişkinle ilgilen.
Ve tüm bunları yaparken asla şikâyet etme.
İnsan bazen düşünüyor…
Bir kadının omzuna daha kaç kişilik hayat yüklenebilir?
Bir de üstüne “Anne olduktan sonra kendini saldın.” diyen eşler var.
Sonra dönüp soruyorlar:
“Neden bu kadın mutsuz?”
“Neden tahammülsüz?”
“Neden yorgun?”
Çünkü kadınlar annelikten değil,
anneliğin içinde kendilerini kaybetmekten yoruluyor.
Çünkü toplum annelikle birlikte kadının bireyselliğini sessizce elinden alıyor.
Kadın artık adıyla değil,
“Filancanın annesi” diye çağrılıyor.
Hayalleri küçülsün isteniyor.
Daha az uyusun.
Daha az istesin.
Daha az kendisi olsun…
Ama kimsenin anlamadığı çok önemli bir şey var:
Kendini tamamen kaybeden bir kadın,
bir süre sonra sadece tükenmiş bir anneye dönüşüyor.
Oysa çocukların kusursuz anneye değil;
nefes alan,
kendini unutmamış,
hayatla bağı kopmamış bir anneye ihtiyacı var.
Ben anneliğin kadınlığı yok etmesi gerektiğine inanmıyorum.
Bir kadın hem anne olabilir,
hem güzel hissedebilir.
Hem çocuğunu çok sevebilir,
hem bazen yalnız kalmak isteyebilir.
Hem fedakâr olabilir,
hem sınır koyabilir.
Bunlar birbirine aykırı şeyler değil.
Çünkü annelik sadece fiziksel bakım değildir.
Duygusal aktarım da demektir.
Sürekli tükenen,
kendini yok sayan,
hayata küsen bir annenin içindeki yorgunluk çocuğa da geçer.
Bu yüzden annelikte en önemli mesele bence şudur:
Çocuğu büyütürken kendini kaybetmemek.
Kendi sesini kısmamak.
Sadece “anne” kimliğine sıkışıp kalmamak.
Hâlâ bir kadın olduğunu hatırlamak.
Çünkü kadınlığı unutulan bir annenin içinde zamanla sessiz bir kırgınlık büyür.
Ve en acısı da şu:
Birçok kadın bunu yaşadığı halde dile bile getiremiyor.
Çünkü annelik hakkında dürüst konuşmak hâlâ tabu.
“Çok yoruldum.” desen nankörsün.
“Kendime vakit istiyorum.” desen bencilsin.
“Eski hayatımı özlüyorum.” desen kötü annesin.
Oysa bunlar anneliğin değil, insan olmanın gerçekleri.
Anne olmak kutsal olabilir.
Ama anne de insandır.
Ve insan bazen yorulur.
Bazen dağılır.
Bazen sadece kadın gibi hissedebilmek ister.
Hiçbir kadın anneliği yaşarken kendinden vazgeçmek zorunda değil.
Çünkü çocuk büyür.
Yıllar geçer.
Hayat değişir.
Ama insanın kendisiyle bağı koparsa…
İşte asıl kayıp orada başlar.
Bu yüzden sevgili kadınlar…
Çocuklarınızı severken kendinizi unutmayın.
Kendinize ayırdığınız zamanı suç gibi görmeyin.
Sadece anne değil;
hayalleri,
yorgunlukları,
özlemleri,
duyguları olan bir kadın olduğunuzu unutmayın.
Çünkü annelik bir kadını eksiltmemeli.
Tam tersine…
Kadının içindeki sevgiyi büyütürken,
onu da yaşatabilmeli.